29 Kasım 2011 Salı

29 Kasım 2011

Bir kitap

Küçük Prens


İlkokul 4.sınıftayken o zamanlar ders kitabının arka sayfalarında okumuştum ilk defa. Öğretmenimiz buradan bir yazı çıkarmamızı istemişti.  Bana çok yakın gelmişti hikaye, kendimi kahramanın yerine koymuştum. O zamanlar filmini izlemiştim bu yüzden yazmak zor olmamıştı.. yazdığım yazı öğretmenimin de hoşuna gitmişti. Yıllar sonra tekrar okudum lisede.. sonra üniversite de. Hikaye bana çok farklı ve derin gelmişti okudukça. Aslında anlatılan Küçük bir çocuğun gezegenler arası yolcuğundan ziyade insanın içsel yolculuğuydu. Bu yolcuğu sırasında hayatın sorgulamalarını yapan bir çocuk. Her okuyuşta farklı bir yanını keşfetmekti kitabın en güzel yanı
Hikayenin en can alıcı kısmı Küçük Prens'in tilkiyle olan konuşmaları..yazarın gerçek hayatında yaşadığı durumu anlatır. 
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır...insan sadece evcilleştirdiği kişiyi anlayabilir" cümlesinde yatıyordu. Hikayenin kahramanı Küçük Prens, yazarın sevdiği eşi Consuelo idi. Fanusu içinde koruduğu gül ise onun Consuleo ile olan fırtınalı evliliğiydi. Küçük Prens in hikayesi bir anlamda Gülünü korumak için yaptığı yolculuktu. Ve bir yılanın zehriyle ölür. Yazar Saint – Exupéry'inin gerçekte ki ölümü de intihar olduğu söylenir.. 

Tilki uzun bir süre küçük prense baktı. Sonra da, "Lütfen... Evcilleştir beni!" dedi.
"Çok isterim," dedi küçük prens, "ama burada çok kalamayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var."
"İnsan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir."
"Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens.
"Çok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..."
"Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki. "Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez. İnsanın belli alışkanlıkları olmalı..."
"Alışkanlıklar mı?"
"Evet. "
-
"Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
"Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
"İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..." "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı…

...

"Gece yıldızlara bakarsın. Benim ülkem o kadar küçük ki nerede olduğunu göremezsin bakınca. Ama böylesi daha iyi. Yıldızım, herhangi bir yıldız olacak senin için. Böylece bütün yıldızları gözlemeyi seveceksin. Hepsi dostun olacak...herkesin bir dostu var ama kimsenin ki birbirine benzemiyor. Yolcular için pusula, kimileri için ufak tefek bir ışık, bilginler için çözülmesi gereken sorundur yıldızlar. Sözüne ettiğim iş adamına göre ise altından başka bir şey değildir. Gel gelelim bütün yıldızlar suskundur. Yalnız sen , herkesten ayrı bir göreceksin onları... Onlardan birinde ben oturuyorum., ben gülüyorum diye geceleri gökyüzüne baktığında sana bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Gülmeyi bilen yıldızların olacak senin... Bir gün üzüntün geçince(çünkü zamanla geçmeyecek üzüntü yoktur) beni tanımış olduğuna sevineceksin. Hep dostum olarak kalacaksın. Gülmek isteyeceksin benimle birlikte. Koşup pencereyi açacaksın. Gökyüzüne gülerek baktığını gören dostların şaşacaklar. Onlara diyeceksin ki, "Evet, ne olmuş, yıldızlara bakarken gülerim ben!" Seni deli sanacaklar başına çorap öreceğim bir güzel!
...Ölmüş görüneceğim ama bu doğru olmayacak...Bırakılmış eski bir deniz kabuğu gibi olacak kalıbım. Eski deniz kabuklarına acınmaz ki."

KÜÇÜK PRENS, Antoine de Saint-Exupéry

Bir şarkı



28 Kasım 2011 Pazartesi

28 Kasım 2011

Bir söz

“Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.”
Virginia Woolf

Bir şiir

Neden tekrar yardım ediyorum yazıya?
Bu kadar açık soru sormamalı sevgilim,
Çünkü sana söyleyecek hiçbir şeyim yok
gerçekten;
Gene de o değerli ellerinde olacak bu bilet.

Madem ki sana gidemiyorum
O yüreğimi sana taşıyacaktır paylaşmasız,
Mutluluklarıyla, umutlarıyla, coşkunluklarıyla,
                                                        acılarıyla
Yüreğimi,
Ki bunların ne başı vardır, ne de sonları.
                                                          
GOETHE

Bir resim
Haydarpaşa Tren Garı.. Sabah telaşlı koşuşturmacaların akşamları yorgun dönen insanları konuk eder. Ayrılıkların, kavuşmaların  yaşandığı ne çok hikayesi vardır bu mekanın.. ve evimin manzarasını süsler trenlerin kalkış sirenleriyle..
ve bir yıl önce .. O gün Deviantart'tan tanıdığım en sonunda sanallıktan kurtarıp buluşmaya karar verdiğim arkadaşımla Haydarpaşa'da çekim yapacaktık. Tam karşısında çay içip sohbet ettik. Hava kapalıydı içeride ışık olmaz diyerek, Eminönü'ye geçmek için vapura bindik. Çekimler yaparken Topkapı sarayının üstünde dumanlar dikkatimi çekti. Bir yerde gemi yada bir yer falanmı yandı diye düşünürken arkadaşım aradı.
"Haydarpaşa Garı yanıyor "dedi.
İnanamamıştık. Biz gittikten yarım saat sonra yangın çıkmış çatıda.saatler sonra Haydarpaşa'nın köprü tarafında dizilmiş onca insanların bakışları arasında küle dönmüş sönmeye başlayan ateş kıvılcımları seyrediyordum. Bir hafta öncesinde aynı noktadan çekmiştim şimdi dumanlar arasındaki halini çekiyordum.
Aradan bir sene geçti..Sabah telaşlı koşuşturmacaların akşamları yorgun dönen insanları konuk eder yine. Sevecen bir hali vardır nedense bende..umarım eski haline gelir

Bir şarkı

27 Kasım 2011 Pazar

27 Kasım 2011

Bir söz

“Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki , dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana, şu soruyu sorsam: “bu köprüyü geçip bana gelir misin?” işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar, azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde , sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın.”
Irvin D. YALOM  ( Nietzche Ağladığında )  

Bir şiir


İşten değil aşk

İşten değil aşk şiiri yazmak
İlk sözü bir bulsam
Mermer desem değil biliyorum
Bi dakka desem değil
Ceketimi verir misin değil
Birden önümde bir yaz günü açılıyor
Bahçede kuruyan çamaşırların
Yere değdiği
Koşup kaldırıyorum uçlarını
Eriğin yaprakları
değiyor yüzüme
Değsin varsın hepsi geçer
Nasılsa kuzey buz denizinde
Beyaz bir gemi
Hatırlatıyordur
ilk seferini oralara

Aşk bir sonbahar kimliğinde
Sürdürüyor egemenliğini
Birden bir bakıyoruz ki
Her şey yerli yerinde
Otobüsler, trenler yerli yerinde
Dükkânlar yerli yerinde
Açılar yerli yerinde
Çamaşırlar yerli yerinde.

Turgut UYAR


Bir resim
Haydapaşa Tren Garı - Kasım 2010

Bir şarkı
Jacques Brell'in ünlü şarkısı "Ne me quitte pa ".. ve bunu da ingilizce olarak ," İf you go away "çevrilmiş haliyle yine bir fransız dan,Patricia Kaas'tan dinlemek keyifli..Çocukluğumda radyoda Sezen Cumhur Önal şiirsel olarak yorumladığını hatırlarım.. " Eğer bir gün gidersen, güneşi kuşları da beraberinde götür, o zaman hayatın hiçbir anlamı kalmayacak.." diye böyle aklımda kalmıştı çocukluk hafızalarımda..


24 Kasım 2011 Perşembe

24 Kasım 2011


Okula ilk başladığım gün en berbat gündü. İnanılmaz bir isteksizlik ve  olumsuz duygularla donanmış heyecan içerisinde  annemle okula gittik, müdür yardımcısı numara verdi "Çocuğunuzun numarası 141, 1/B şubesi". sonra sınıfa gidip öğretmene teslim etti. öğretmenimle konuşurken açık olan kapıdan sınıfın hali savaş alanı gibi olduğu görülüyordu. Annem beni hocanın ellerine teslim etmesi bayağı zor olmuştu. İçeri girerken sağımdan solumdan kalemler, defterler uçuşuyor, öğretmen bağırıp çağırıyordu susmaları için. Daha ilk günde gürültülü bir ortam bulacağımı tahmin edemezdim. Sabah ablalarım ve ağabeylerimle kahvaltı yapıp çıkmaya, okul için annem ve babamdan harçlık almaya , ( özellikle de çok kalem kaybederdim )  akşam eve gelip ödev yapmaya başlamıştım. Aslında okulda yabancılık çekmiyordum. Mahallemde bütün arkadaşlarımla okul ortamındaydım. Okul içinde dersler ve disiplin sorunları nedeniyle, bir araya gelemezdik. Hafta sonlarında bir araya geldiğimizde bol bol maç oynar, konuşurduk. Onlar da benim gibi okulun sıkıcı, bunaltıcı, ağır ödevler karşısındaki çaresizliğimi çekiyordu. Her gün ilk ders ödev kontrolüyle başlanması, bunun üzerine de bildiğim halde bildiğimi ifade edemeyişimi de ekleyince, durum vahim oluyordu.


Sevdiğim öğretmenime 3. sınıftan sonra kavuşmuştum. Okula rahat rahat gidebiliyordum. Kapı komşumdu üstelik. Onun derslerinde bütün çarpım tablosunu su gibi ezbere okurdum. Çünkü her şey ezbere idi o zamanlar. Evet her şey ezbere...Çarpım tablosu, İstiklâl Marşı , Gençliğe Hitabe, okuma parçaları, resimler, tarihler, hocaların isimleri, kullandığı sopanın ebatları...her şey ezbere idi. Biz bunlara alışmıştık... Yeni hocam ezberci değildi. Herşeyi anlayarak ve uygulayarak öğrenmemizi sağlamıştı. Bu gencecik adam önce kızar, dayak atarmış gibi yapar ama gülümserdi. İşini iyi yapıyordu. Öğrenciler olarak çok sevdiğimizden olacak, yüzünü kara çıkarmazdık. Derslere daha iyi çalışıyorduk ve de çok başarılı biri sınıftı.



İlk zamanlarda öğretmenim beni sessiz bulduğundan olacak, bulunduğum grupta beni başkan seçmişti. "Bu grubun başkanı Erdinç" deyince "Öğretmenim nasıl yani "diye tepki olmuştu. "İtiraz yok Erdinç .. artık sorumluluk alma zamanın geldi" demişti...Oysa, başkan olmak için parmaklarını neredeyse hocanın gözüne sokacak 3-4 kişi varken! Hiç beklemediğim bu görev karşısında hocam bana görev sorumluluklarımı anlatırken, "eyvah ne yapacağım?" diyordum kendi kendime. Aslında doğru yapmıştı. Birilerinin benim sesimi duyması gerekiyordu. "Beni dinleyin"... "sen bunu yapacaksın, sen de şunu" ... "sessiz ol" ...Bir gün geldi hoca bu yaptıklarının karşılığını fazlasıyla almıştı. Derslerime çok çalışıyor, daha çok sorumluluk alıyordum.


Üniversite son sınıfta öğretmenlik stajını yaparken öğretmenliği ve öğretmenleri yakından tanıdım. Farklı bir dünya, farklı kimliğe bürünüyorsunuz. Sorumluluklarınızın bilincinde öğretme telaşınız. Bir akşam Stajdan eve gelirken dolmuşa bindim.. benden yaşça başça büyük olan adam bana "buyrun hocam siz oturun" dedi. şaşırmıştım. ben 26 falanım adam 40 falan derken eve bu düşüncelerle geldiğimi hatırladım.


İlkokul zamanlarından yıllar yılar geçti.25 yıl.. ve o öğretmenimi hiç unutmadım. Sınıfımdaki hiç kimse de unutmamıştır. 36 kişilik sınıfın yarısından fazlası üniversiteyi bitirmiş, meslek sahibi olmuşlar. Mühendisler, bankacılar, akademisyenler,..en çok ta öğretmen olanı vardı. Hepimizin idealinde yer alıyordu, öğretmenimizden etkilenmiş olmamızdan. Onun hala aynı heyecanla öğretmenlik yapıyor olması etkiliyor insanı ister istemez.



Öğretmenlik mesleğini severek yapan, gönüllü olarak hizmet veren ve öğretmek yolunda bilgilerini paylaşmak için her türlü fedakarlığa katlanan herkesin öğretmenler günü kutlu olsun.... 

20 Kasım 2011 Pazar

20 Kasım 2011

Bir söz

“Elimi yüzüme götürerek birkaç saat önce yapraklarına dokunduğum bir adaçayının kokusunu içime çektim. Bu bitki benden fersahlarca ötedeki dağlarda şimdi çiçek açıverdi. Ona saygı duymuş, sadece latif kokusundan başka bir şey alıp götürmemiştim. Bu kokuyu bırakmasına sebep ne? Kendisini etrafa  yayan bitkiye hiçbir şey kaybettirmeden bir dostun eline sinen ve onu büyüleyip sevdiği çiçeğin güzelliğini uzun zaman kendisine hatırlatmak için peşi sıra giden bu koku ne değerli şeydir! Ruhun kokusu hatıradır.”
George SAND ( 1804 – 1876 ) 

Bir şiir

Kumun üzerinde bırakılmış su tanesi
Denizin unutkanlığıdır.
Uzak dağlarda kalmış bir bulut
Rüzgârın unutkanlığıdır.
Toprağa düşmüş gümüşlü bir kanat
Geçen kuşun unutkanlığıdır.
Hayale dalmak ve ağlamak ihtiyacı
Gençlik yıllarının unutkanlığıdır.

BASCHO

Bir resim
Galata Kedileri, 18 Kasım 2011
 Bu aralar grip olmuştum biraz ilaç ve dinlenmeyle atlattım ancak bu resmi yapmak bir ilaç gibi geldi. Keyfi aldığım resimlerden biri oldu benim için.

Bir Şarkı
Attila Atasoy - Sanadır Bütün Şarkılarım .. çocukluğumdan beri en sevdiğim parçalardan biriydi. 

17 Kasım 2011 Perşembe

17 kasım 2011

Bir söz
Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen en güzel şeydir..

Bir şiir
ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma ellerinizle?

Bilmezdim şarkılarımın bu kadar güzel
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var ,biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;”
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

                                Orhan Veli KANIK


Bir resim
Yağmurda birlikte koşmak 2006
Bir şarkı
"insan böyle bir duyguyu yaşarken..
gerçekle yaşamla bütün bağlantıları kopmuşcasına ayakları yerden kesiliveriyor.. 
hoş bi zaman bu bağlantısızlık da yaşam kadar gerçek 
ve doğal biliyor musun belki iyi oldu 
ama biz yere erken indik şimdi yarım yaşanmış o şey boynumda düğüm"... 


Bu şarkıyı okul zamanlarında kız arkadaşımla söylerdik. Yıllar sonra bu şarkıyı  onunla anar olmuştum.. ve yıllar sonra bir başkası, sevdiğim insanla dört kısa gün yaşamıştım.. yağmurlu dört gün...ve o dört kısa günden bu yana çok zaman geçti.. dört bir yanım ıssız kaldı..geriye  fotoğraflar kaldı..

13 Kasım 2011 Pazar

14 Kasım 2011

Bir söz
Üşümek varsa bu sıcağın yokluğudur, Karanlık varsa ışığın yokluğu.. Eğer her yer karanlık ve sen üşüyorsan işte bu o'nun yokluğu..
Aziz Nesin


Bir şiir

Saat 21-22 Şiirleri
Ne güzel  şey hatırlamak seni:
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni:
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın İstanbul’u toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
                               seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu
    sardunya yaprağının
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti:
                kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                               sıcak
                                               koyu karanlık...
Ne güzel şey hatırlamak seni ,
Yazmak sana dair
Hapiste sırt üstü yatıp seni düşünmek:
Filanca gün ,falanca yerde söylediğin söz,
                                               Kendisi değil
                                               Edasındaki dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni ,
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
                                               Bir çekmece
                                               Bir yüzük,
Ve üç metre kadar ince iplikli dokumalıyım,
Ve hemen
                Fırlayarak yerimden
Penceremde demirlere yapışarak
Hürriyetin sütbeyaz maviliğe
            Sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
 Ne güzel şey hatırlamak seni :
Ölüm ve zafer haberleri içinden,
Hapiste
Ve yaşım kırkı geçmiş iken...
                                               
Nazım HİKMET

Bir resim
Bursa Heykel Caddesi 
( Canon AE1 - 2000 )
Fotoğraf dersi ödevi. "Durakta bekleyen Insanlar".. Daha henuz fotoğraf makinesine kavuştuğum günlerde kalabalıkta fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Ama henuz yeni olduğumdan çekingenlik vardı.insanlar garip bir biçimde size bakıyor. Bende o anda çabucak çekip ordan uzaklaşıyorum ne çektiğimin farkına varmadan. herkesin kafasında soru işaretine yol açmıştı "Bu kız kim?" .. Farkında olmadan neyi çektiğimi bilmeden çektiğim ilk kare...İşin ilginç kısmı da sergilenen ilk fotoğrafım bu olmuştu.
Aradan zaman geçti. Makinemle artık daha sık fotoğraf çekiyor, daha iyi gözlemlemeye, anları yakalamaya çalışıyordum. Çekinmeden çok, daha rahat hareket edip çekiyordum. Çok kararlı ve ne istediğinizi bilirseniz insanlar sizi rahatsız etmezler.
Fotoğraf çekmenin en  büyük faydası gözlemleme, anlık kompozisyon ve karar verme gücünüzü arttırması..bunları çok zaman sonra resimlerde etkisini görecektim.
Analog makine ile dijital makine kıyaslaması yapılacak olursa; Analog makinenin en büyük avantajı 36 kareniz varsa, her bir karesini düşünerek ve iyi ayarlayarak çekmeniz. Dijitalde ise 1000 poz çekersiniz ama 50 tanesini değer bulursunuz. Geri kalan 950 poza ne demeli? Düşünmeden çekmişsinizdir ve değer bulmamışsınızdır, nasılsa çok poz var diyerek. Dijital makine hazırcılığa ve kolaycılığa alıştırdığı içinde fotoğraf bilgisinden de yoksun bırakır. 

Bir şarkı 
her gecenin sabahı her kışın bir baharı, her şeyin bir zamanı benim dermanım yok.. burada olsaydın da söyleseydin bana bu şarkıyı.. söylenmedik şarkı bırakmazdık.. izlemedik film, anlatılmadık hikayeler, kurulmadık düşler.. bu yüzden bana hep iyi geliyorsun..




11 Kasım 2011 Cuma

11 Kasım 2011

Bir söz

Bazı insanları acı büyütür ve yaşatır.Acı çekmeden daha doğrusu yeterince acı çekmeden, yitirmeden o korkunç yalnızlığı tatmadan kendisi olamaz bazı insanlar.Ne zaman ki en sevdikleriniz eder ağzınıza, ne zaman ki birer birer düşürür herkes maskesini, ne zaman ki yalnızlıktaki o muhteşem gücü keşfedersiniz o zaman başlarsınız gerçekten yaşamaya.
Charles Bukowski

Bir şiir

Yaz başıydı gittiğinde. Ardından, senin için üç lirik parça
yazmaya karar vermiştim. Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs. Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de
ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı,
değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı. Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik
kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış
arkadaşlığımıza. Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


Murathan Mungan


Bir resim


Bu bayram Bursa'daydım.Halen de Bursa'dayım yarın akşam İstanbul'a döneceğim.
Yirmi yıla yakın yaşadım bu şehirde. Alışmak zor oldu ve belki de hiç alışamadım. Kaçmayı düşünmüşümdür hep. Kafamın içinde yerleşmiş düşüncelerimin içinde buraya ait bir yer yoktu. İçimdeki deniz başka bir şehre sürükledi beni. Bayramlarda geliyorum ailemin yanına ve de dostlarımda var.
Bayramda fırsat bulup fotograf makinemle lunaparka gitmek istemişimdir. Müthiş şeyler çekeceğimi falan düşünürdüm, öyledir de. Çekmeye başladım.Ayarları bulduktan sonra güzel şeyler çıkmaya başladı. Tripod da olsa süper olurdu. Çok geçmeden gençlerin bu kadar çok olduğu mekanda ayıların da olabileceği..görgüsüzler de eklenince bunlar yüzünden de rahat edemeyeceğimi anladım. 
"Neden çekiyorsun?".. "Canon mu daha iyi Nikon mu?".. "Beni de çek" gibi.. en ilginç olanı da bu fotograf sonrasında yaşandı..
Bu fotografı çektikten genç bir adam yanıma geldi..
"Benim hatunu çekmiyorsun değil mi? bakabilrimiyim fotolara".. 
gösterdim fotoları "hangisi senin hatun"dedim.. 
"anlaşılmıyor burada".."
"senin hatun makas olmuş.. ee anlaşılmaz tabii"


Bir şarkı
Bu şarkının bestesi tartışılıp durdu sürekli. En sonunda Fikret Kızılok bir programda Cem Karaca'ya Bu şarkının bestesinin Rauf Yekta'ya ait olduğunu belirtmiştir. 



2 Kasım 2011 Çarşamba

2 Kasım 2011

Bir söz


Sevdiklerinizle birlikte, nice bayramlar diliyorum. 
Bayramınız Kutlu olsun.


Bir şiir


Bayram

kargalar, sakın anneme söylemeyin
bugün toplar atılırken evden kaçıp
harbiye nezareti’ne gideceğim.
söylemezseniz size macun alırım
simit alırım, horoz şekeri alırım
sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar
bütün zıpzıplarımı size veririm.
kargalar, ne olur anneme söylemeyin"



Orhan Veli 


Bir resim

Bayram geliyor ve yarın akşam Bursa'ya ailemin yanına gidiyorum. Eski heyecanı gitmiş bir bayram yaşayacağım. Eskiden büyüklerimiz derdi "eski bayramlar ne güzeldi" diye biz de merak ederdik "o eski bayramlar nasıl oluyor?Şimdi ki bayramlar bayram değil mi?" diye. Evet büyünce bayram sıcaklığı gidiyor hakikaten. Büyüyene kadar ne çok yaşıyor insan. Sevdiği insanları arar oluyor. Kaybettiklerini anıyor, bayramlarda. Tekrar bir araya gelindiğinde, o eksiklik buz gibi kaplıyor içimizi. Sadece çocukların sevinçleri duyuluyor odanın içinde. Büyükler çocuklara bunu hissettirmemeye çalışırlar, çocuklar bayramlarını yaşasın isterler.
Evet benim eski bayramlarım.. Küçük bir kasabada büyük bir heyecanla uyanmak vardı... Annemin "hadi oğlum kalk"deyişiyle başlardı bayram..Sonra Barış'ın şarkısı. Çok erken bir saatte, evde koşuşturmacalar, bir telaş. Yeni elbiseler, yeni ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Babamın geçmeyen sigara kokusu, annemin o içten sevgi dolu sarılması ve daha dün kavgaya tutuştuğumuz dört kardeşimle barışmalarımız… Kapının erkenden çalınışı.. Mahallenin tanıdık çocuklarının sabırsızlığı..Koro halinde "Bayramınız kutlu olsun", ardından annesinin mesajını iletirlerdi.." Annem diyor ki bugün öğleden sonra bayramlaşmaya gelecekmişiz"..Annemde "müsaitiz" gelsinler diyordu... biraz utangaç çekingen olan çocuklara fazladan şeker verirdi annem. Gülümsemesi başka olurdu çocuğun… Aradan saatler geçer, ilk misafirler ağırlanır. Daha sonra misafirliğe gidilirdi. Bazen okuldan gelirken uğradığım sanki evimmişim gibi hissettiğim evlerin sahipleriydi.. Gün boyu süren bitmeyecekmiş gibi sandığım ziyaretlerden sonra çok sabırsızlandığım dedemin yaşadığı kasabaya yola koyulurduk. İki gün boyunca o kasabanın çocuklarla yeni oyunları, yeni yerleri keşfederdik. Bayram tekrar kendi kasabamıza, eve dönmemizle biterdi.
Sonra büyük bir şehre geldik. Çok erken bir saat , evde koşuşturmacalar, bir telaş. Bu sefer ütülenmiş elbiseler, yeni boyanmış ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Barış'ın şarkısı biraz teselli ederdi. Geçmiş bayramlardan kalan en güzel anıydı belki de.. Babamın artık özlemini duyduğum sigara kokusundan uzak , annemin aynı sevgi dolu sarılması ve iki kardeşimle çocukluk günlerini aratan bayramlaşmamız.. " Abimler yarın gelecekler anne" dediğimde annemin "buna da şükür" diyordu. Torunların etrafta birbirini kovalaması onu mutlu ediyordu. Kapı çalınıyor. Çocuklar şeker istemeye geldiklerinde kimin ailesi olduğunu bilmeden annem şekerlerini veriyordu. Aynı yörenin çocukları değildi.. başka şehirler başka yörenin çocukları, birlikte aynı amacı güdüyordu kapı önünde. Bu bayramın güzelliğiydi. Misafirler çok değil artık. Kimlerin geleceği belliydi. Artık telefonlarla kaçta gelineceğini haber veriliyor, uzak yerlerde ki yakınlara telefonla ulaşılabiliyordu. Bense bayram coşkusunu arkadaşlarımla paylaşıyordum bayram boyunca.
Sonra çok büyük bir şehre geldik. "Bayram mı bugün? Unutmuşum" dercesine geçen, Barış'ın her geçen bayramda nelerin kaybolup gittiğini anladığım, içimi daha çok titreten o şarkısı buruk bir sevinci derinleştiriyordu adeta. Telefonlarla, maillerle kutladığımız bayramlar.. arkadaşlarımdan uzak, ailemden uzak. Kapıların daha sağlam kilitlendiği, çalınan zile "kim o?" dendiği, onca insanın yaşadığı apartmanda birbirini görmeden geçen, bayramın tatil gibi görünup uzak yerlere gitmeyi tercih ettiğimiz bir yaşam biçimi var artık.
Eski kartpostallara bakıyorum. 1979,80,85,..89…. Dolmakalem ve tükenmez kalemle yazılmış, bayram dileklerin yazıldığı bugün içinde bulunduğum, hayalini kurduğum şehrin fotosunun bulunduğu kartpostallar.
"Ah İstanbul, küçük bir şehrin, küçük bir kasabası kadar olamadın" diyorum o güzel çocukluğumun kasabasını hatırlarken..ve şimdi o kasabaya, çocukluğa dönebilmenin hayalini kuruyorum..


12 Ekim 2007

Bir şarkı

Zamansız gitmelerin en büyüğüydü. Ailemin sekzinci üyesiydi.. belkide tüm ailelerin bir ferdi.Tüm bayram sabahları onla başlardı "Bugün bayram" diyerek.. her günümüz bayram olurdu onu dinlemekle.. Sonra bir sabah kalkar gibi olduk, kalkamadık yerimizden.. Ne bayramamız oldu nede sevincimiz.. Nur içinde yat..





1 Kasım 2011 Salı

1 Kasım 2011

Bir söz
Çok yükseğe çıkamam, bende "yükseklik" korkusu var, Ve kimseyi yarıyolda bırakamam bende "alçaklık" korkusu var. 
Oğuz Atay


Bir Şiir


66. SONE
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, 
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, 
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, 
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e,
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama, 
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama

William Shakspeare

Bir resim
İşyerimin terasından İstanbul - Haziran 2011

Evet, eninde sonunda geleceğimiz yermiş İstanbul.. taki 23 yıl sonra.
85 yazıydı...Bir gün evimin yolu üzerindeki yokuşu çıkarıken dalgın bir şekilde , yerde bir oyuncak parçası gördüm. Kamyonunun damperi falandı sanırım. Bende topa vurur gibi oyuncak parçasına vurdum. Birkaç metre ileriye doğru düşen oyuncağı almaya koşan bir kızı fark ettim , onu yerden alıp bana doğru geldi ve kızgın bir ifadeyle; “yerde duran her şeye vurmak zorunda mısın sen?” deyip sonrada uzaklaşmıştı. Kızgındı. Uzun sarı saçlıydı. Mavi gözlüydü al yanaklıydı. İlk defa görmüştüm. O anki ses tonuysa hâlâ kulaklarımda çınlar. O yaşta öfkeli ve gür bir sese sahip ilk defa bir kız görmüştüm.. Oracıkta donup kaldım.. eve giderken "bu da kimdi? Evet, eve geldiğimde üzerimdeki şaşkınlığı, kulağımda çınlayan o gür sesi atamamıştım.Geceleri uyuyamadığım... Zaman zaman pencereden bakıp onu görebilirmiyim diye saatlerce bakınmama sebep olan o kız. Arada bir de karşılaştığımız yere ve o yol boyunca sürekli gidip gelirdim yavaş yavaş ağır ağır etrafıma bakınarak. Neydi bu kadar etkileyen şey. Küçük kasabada herkesi tanırdım "ama bu kimdi? "Belkide bir kaç günlüğe gelmiş misafir diye düşündüm. Unuttum derken, okullar başladı.Toz duman, gürültü ve patırtının içinde yeni gelen ve meraklı gözlerle etrafa bakan bir kız gördüm evet oydu.. Yine gürleyecek diye korktuğumu hatırlarım.Daha sonra kendini tanıttı ve insani yönü çok gelişmiş iyi bir arkadaş ve çalışkan birini tanıyacaktık

Yıllardan sonra internetin yaygın olarak kullanılmasıyla birlikte ilkokul arkadaşlarımızı da bulmuştuk. İlkokuldan arkadaşımla düzenli olarak görüşürdük. Ondan haberini alırdım. Bankacı olduğunu duyunca şaşırmıştım. Yazar, akademisyen falan olur diye düşündüğüm kız, bankada sayılarla uğraşan şube müdürüydü.

Facebook'la birlikte arkadaş eklemelerden sonra o ilk karşılaştığım anı ve onla ilgili detayları yazmıştım mesajda. 2008 yazında ziyaret ettim ve bir resim hediye ettim. Çok fazla değişmemişti o çocukluk halinden. Ama özlediği her halinden belliydi çocukluğu, o günleri..
"Bankacı olacağın aklıma hiç gelmezdi" dedim..
"Benimde hiç aklıma gelmezdi.. :)) "

Hayat tuhaf.. aşklarda öyle..

Bir şarkı
O yıllardan bu şarkı aklıma gelir..ve şarkıyı dinlerken de uzun sarı saçlı,. mavi gözlü al yanaklı.. o kız. Sınıfta blendax reklamında geçen sözleri taklit ederdi..reklamın müziğinde de bu şarkı vardı. "Take my breath away" da vardı bide.. Sonuç; bilinçaltıma işlenmiş dolaysıyla..






Mevlana

"Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların,  istesem bir anda temizlemesini de bilirim...  Ama bunca sahteliğin, benim samimi...