5 Mayıs 2012 Cumartesi

5 Mayıs 2012



Bir Söz

"sanat görüneni vermez. onun işlevi görünmeyeni görünür kılmaktır." 
paul klee



" Bugüne kadar resim sanatı alanında
Yapılagelmiş olanları inceleyeceğime
Kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler
Arasında beni en çok saranlarını ayırarak
Onlara kendi aramalarımı, denemelerimi
Katacağıma
Alışılagelmiş, basmakalp, hazırlop
Klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu
Kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma
Elimden çıkan her çizgiye
Her lekeye
Her renge
Her beneğe
Kendi aklımı
Kendi tecrübemi
Kendi tasamı
Kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
Aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
Gözüm, kulağım, burnum,
Elim, belim, dilim, derim üstüne
Yemin ederim.


Yemini bozduğum gün
Burdan giderim."


Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun atölyesinin girişine astığı yeminidir.






Bir Resim

İstanbul İstanbul
Erdinç Altun
2006


Sanat Nedir Ne Değildir?


Bu hafta sonu KPSS sınavı var. Çalışmadım yine ve yine “eh bu kadar olur” dedirten puan alacağımdan emin bir şekilde gireceğim. Öğretmenlik güzeldir. Bunu staj yaparken yaşamıştım. Bursa gibi yerde grafik sanatlarını okutacak Güzel Sanatlar Fakültesi olmadığından Grafik sanatları eğitimi veren Eğitim Fakültesi bünyesinde 4 yıl okumuştum. İyide oldu, sürekli “bana göre değil” dediğim öğretmenliğin staj bünyesinde bile insana nasıl bir karakter verdiğini anlamak güzel oldu. 
Oysa Grafik Ana Sanat Dalı’nda okumaya başladığımız ilk günlerde bize söylenen ilk söz şu oldu: “Biz burada sanatçı yetiştirmiyoruz, öğretmen yetiştiriyoruz”. Dört yıl boyunca da “sanat nedir ne değildir, sanatçı kimlere denir” gibilerinden kalplaşmış bilgilerin beynimize sokulmaya çalışıldığı yer olmuştur.  “Siz Picasso olamazsınız. Onun hayatını ve eserlerini öğrenin”. Karşıma çıkan her öğrenci Picasso tutkunu, bir şekilde hayranı. Picasso kopyası resimlerle dolup taşan atölyeler de çabası. “Siz tarz yaratmayın Picasso, Leonardo varken”… “siz hiç düşünmeyin Nietczhe , Descartes düşünmüşler daha önceden”… "Keşefidilecek birşey kalmadı senin için".. Herhalde bütün herşeyGombrich'in Sanatın Öyküsü kitabından ibaret sanırım.

Bu bana Ölü Ozanlar Derneği’nde bir diyalogu hatırlattı;
Eğitimcilerden biri Keating’e “Onları birer sanatçı olmaya özendirmekle büyük bir riske giriyorsunuz, John. Birer Rembrandt, Shakespeare yada Mozart olmadıklarını ayrımsadıklarında, buna onları inandırdığınız için sizden nefret edecekler."
Keating, "Siz ana noktayı kaçırmıssınız,  Sanatçı değil, özgür düsünen kisiler."
"Daha on yedisinde olmak ve özgür düsünmek ha!" der diğer eğitimci…

Açık konuşmak gerekirse, çok bir şey alamadık okuldan. Çünkü öğretilenler o kadar daracık , kalplaşmış ezbere dayalı “Hadi al diplomayı, git” gibisinden eğitim birçok üniversitede ve hala sürmekte. Akademik eğitim böyleyken, ortaokul-lise dönemindeki eğitim nasıl beklenir? Edebiyat derslerinde kaç şair öğretilir. Kaçının üstü hala çizilmiş halde müfretdatta yer almaz. 

Hangi okul olursa olsun, sonuçta bir okulun hedefi öğrenciyi tüm yönleriyle keşfetmelidir ve üretmesine düşünmesine olanak sağlamalıdır.  Oysaki bahsedilen bir sanat okulunda özellikle öğretmen yetiştiriyorsa o okul, üretmeyi öğretmeli, teşvik etmelidir. Üretmeyen, hiçbir yapıt sunmayan, sanatçı kimliğini bir kenara atmış bir öğretmen sanat eğitiminde öğrenciye ne verebilir ki? Ne kadar sergi açar, bir şeyler sunarsa bu öğrenciye olumlu yansıyacaktır. Bu bir resim, fotograf.. yazı hangi alanda olursa olsun. 

Staj yaptığım dönemde, çok parlak ileri de hedefler belirlemiş çocuklara rastladığımda mutlu olmuştum. Özellikle Dali’nin resimlerini 4 kişiden oluşan orta2 öğrencisine gösterdiğimde bir sayfa dolusu yorum çıktığını görmek beni şaşırtmıştı. Çünkü Sanat okulunda okuyan bile 3-4 satır yazdığı düşünülecek olursa bu kadar yorum bile kendilerini ifade etmeleri ve düşüncelerini yansıtmakta başarılı olduklarını gösteriyordu.

Bu çocuklar küçüksenmemelidir. Umarım bu çocuklar “Eğitim” adı altındaki kısıtlayıcı sisteme rağmen her şey istedikleri gibi olur.


24 Haziran 2007


Bir Sanat





2 Mayıs 2012 Çarşamba

2 Mayıs 2012



Bir anı..


Karadeniz Ereğlisi'ne doğru yolculuk


Uzaklaşmalıydım diyordum, uzaklaşmalıydım. Sessiz , sakin ve kafamı rahat toparlayacağım bir yere gitmeliydim. En sonunda ablam beni çağırdı. Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Terminalde otobüse bindim ve 16 numaralı koltukta oturdum. Cam kenarı 17 numara boştu. Merak ediyordum, yanıma gelecek kişiyi. İster istemez hayal kuruyordum: Çok güzel bir bayanın ,bana yaklaşıp “Pardon , yanınızdaki koltuk 17 numara mı?” diyecek ve ben de “evet” deyip oturması için yol verecektim.” Oturduktan sonra, onun şampuan reklamlarındaki kadınlar gibi saçlarını savurarak bana doğru bakmasını ve bana ilk sorusunu sormasını bekleyecektim: “Nereye gidiyorsunuz?”... Kendime geldiğimde hayatın gerçekleriyle karşılaşıyordum. Koltuk boştu.... Dışarıda yaşlı bir adamın, birine tutunmuş ,ağır ağır yürüyordu. Durumuna acıdım. İçimden “ya bu adamla seyahat edecek adama da acıyorum” dedim.

Sonra yaşlı adamı otobüsüme bindirdiler. Kafamı koltuğa yaslamış, kalkış saatini bekliyordum. Yaşlı adama yardımcı olan adam “17 numara ,17 numara neresi?”diye soruyordu muavine. Bende emin olmak için defalarca koltuk numarasına bakıyordum. Ne yazık ki 17 benim yanımdı! Yanıma geldiler. Yaşlı adam yakından bakıldığında içler acısı görüntüsü vardı. Kısa boylu, biraz kambur, köylü şapkası takmıştı... yolculuğu çıkaracak gücü yoktu görüntüsünden. Yaşlı adam tek başına yolculuk edecek ve üstelik prostat hastası... genç adam bana , Alaplı Köprüsü’ne kadar yaşlı adama iştirak etmemi istedi. Ama ne cevap vereceğimi düşünene kadar, otobüs çoktan yola koyulmuştu bile!

Şoke olmuş vaziyette iken yaşlı adam ilk şikâyetini beyan etti. Onca yol gittikten sonra, saatinin yokluğunu fark etmiş ve “Saatım, saatım... yoh...Evda unuttum...” Kaptana seslenmek istese seslenecek, “Geri dönüp saatimi alacam!” Devamlı tekrarlayınca da ,bende “Yok artık geri dönemezsin, kaldı orda!”dedimse de,“Nââ!....” beni duyamamıştı, şaşırmadım. Kulaklıklarımı taktım. Yaşlı adamın sadece ağzı oynuyordu! ... daha sonra sesi çıkmadı. Gölcük’te mola verdik. WC de işi olup olmadığını defalarca sorup, emin olmak istemiştim! Yok diye işaret etti, kafasını oynatarak. Dışarıda her şey çok güzeldi. Tuvalete gittim. Ama nedense bir türlü ihtiyacımı giderememiştim. Çünkü Bolu’daki dinlenme tesislerinde yaşlı adamın tuvalette işi olacağı belliydi. Gerçi 5 saatlik yolculuk bunu gerektirirdi sonuçta. Orda kendi işimi yaparken adamı kontrol etmeliydim. O yüzden orda yapmak yerine şimdiden benimkini halledeyim demiştim ama olmadı. WC işini Ereğli’de yapacaktım demekti. Arabaya bindim.

Üç saat sonra Bolu’daki dinleme tesislerine geldik. Yaşlı adama “Tuvaletin var mı?” dedim. Yaşlı başıyla yok diye kafasını salladı. Yine sordum, cevap yoktu. İçimden “iyi ya” dedim. Kalkıp giderken “Tuvalete gidecam!.. tuvalete gidecam...” diye söylenmeye başladı. “Eyvah!” dedim. Kolundan tuttum. Çok ağır yürüyordu. WC ler çok yakındaydı Allah’tan. Tuvalete girdi. Bende hemen işimi yapıp, çıktım. Belli olmaz bir mucize olur, yaşlı adam benden erken çıkıp gidebilirdi.... adam içerdeydi. İniltiler ona aitti. Dakikalar ilerledikçe, 15 dakikalık mola neredeyse bitmek üzereydi. Kapıya vuruyordum. Otobüs gidecek diye ikaz ediyordum: “Na var!” diye karşılık veriyordu. En sonunda çıkmıştı ve hemen gidip parayı verdim. Yaşlının kolundan tutarak giderken, otobüsün hareket ettiğini fark ettim. Kaptana işaret ettim ve kapıyı açtı. Yaşlıyı göstererek durumu anlattım. Yaşlı adam tam otobüse binecekken fark ettim: Adamın pantolonu sırılsıklam olmuş, üstüne üstlük de boklarını bulaştırmıştı. Kaptana “bu adam binemez bu şekilde” dedimse de, yaşlı adamı arka kapıdan bindirmeye çalıştım. Kaptan endişelenmişti. “Koltuklara bulaştıracak, arkadan binsin”. Yaşlının kolundan çekmeye çalışıyordum. İlla önden binmeye çalışıyordu: “Çekma! Binecam!” dediyse de yaptı. Herkes şaşkınlıkla bakıyordu bize. Tam oturacağı sırada , onu arkaya doğru götürdüm. Muavine de gazetenin üstüne oturması gerektiğini anlattım. Yolcular bana “Bu adam bu vaziyette yolculuğa çıkarılır mı?” diye sordular. Bende “bu adamı tanımıyorum. Alaplı Köprüsüne kadar bakmamı isteyip, gittiler, ben ne yapayım?” dedim. Onlara teslim ettim. Yerime vardığımda, 17 numaralı koltuğun fena halde sulanmış olduğunu gördüm. Ayrıca da kokuyordu. Muavine de söyledim. Diğer cam kenarına , boş bulunan koltuğa geçtim.

Bir saat boyunca da Karadeniz’in görüntüsü eşliğinde, başımı cama yaslayıp derin düşünceler içinde , karşıma daha neler gelebileceğini kara kara düşünerek Ereğli’ye vardım.



2002



Mevlana

"Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların,  istesem bir anda temizlemesini de bilirim...  Ama bunca sahteliğin, benim samimi...