2 Ağustos 2011 Salı

Sen başkaydın..

Akşam oluyordu. Saatler süren beraberlikten sonra ayrılma vakti gelmişti. Otobüsü geldi ve benimde gelmemi istediğini bildiğimden ineceği yere kadar eşlik edecektim. Otobüsün en arka sol köşesinde arada şarkı söylerken ve birazda gelecekten bahsettik. Konuşmaya öyle dalmıştık ki, yolun yarısını geçtiğimizin farkına varamamıştık, birden kalktı düğmeye bastı. Ayaktayken bir şeyler söylemeye çalışırken, düşmemek için demire tutunuyordu. Gülmesi tuttu. Tam ben bir şey söyleyeceğim sırada, "Yarın görüşelim, olur mu?" dedi. Yalvarır gibi konuşmasını severdim ama yine de içler acısı suratı içimi burkardı. "tamam" dedim, kapı açıldı ve indi. Geriye dönüp baktığımda karanlıkta onu çok zor görebiliyordum. Araba uzaklaşırken , onun başı önde bir sokağa dalışıyla gözden kayboluşunu seyrettikten sonra yalnız halime dönüyordum....
Ona bir şey söylemek istiyordum. Ama nedense ineceği an söylemem tutardı, söyleyemezdim. Söylediğimde bu hoşuna gidecekti ya da söyleme işini daha edebi yapabilmem ,için en güzel ana saklamıştım: Bu otobüste onsuza kadar kalsak, yol hiç bitmese , hiç durakları olmasa...şehir şehir... ülke ülke ...Şarkı söyleyebilseydik istediğimiz kadar, anlatabilseydik filmleri...

Sonra yıllar geçti aradan ve o en güzel sözleri söyleyebileceğim an , hiçbir zaman olmadı ve kalbimin bir yerinde sahibini bulana kadar öylece duracak...

Ne zaman Bursaya gitsem onunla bindiğim otobüsün sol arka köşesine bakıp ikimizi görüyorum.. ikimiz içinde içsel yolculuktu bir bakıma o otobüsün içinde her akşam.. onunla zaman geçirmek bir çok şeye bedel.

(Bursa, 1999)



Sabaha kadar bilgisayar başında yazı yazmak ne sıkıcıydı.. hele ödev oluyorsa sabahlara kadar gözüm kapanmadan..Okula gitme zamanı yaklaştıkça gerginliğimde artmıştı.Annem kahvaltıyı hazırlamış, beni bekliyordu ama ben yazıyı tamamlayıp diskete atmaya çalışıyordum. Ancak annem ısrarcı olunca bende olmaz diyordum hemen çıkmam gerek diye.Biraz tartışma yaşandı.Bende ses çıkarmadan evden çıktım. Sokak başına gelip arkama baktığımda balkondan bana bakıyordu her zaman ki gibi.Bu sefer el sallaması yoktu. Akşam telafi ederim diye düşündüm ve düşünceler içerisinde okula gittim.
Okula geldiğimde ödevlerle uğraştık, teslim etmek için.Ardından evde içemediğim çayın acısını arkadaşlarıma ısmarlatarak giderdim. Yanıma o geldi. Aramızda dünden kalan sorun vardı.Büyütülecek birşey değildi.İkimizde gereksiz olduğunu anlamış olmalıydık ki üzerine konuşmadık zaten geçiştirmiştik hiç olmamış gibi. Annemi sordu..sabahki olayı anlattım.
"Üzülmüştür... hatalı sen olsan da, hata kendisindeymiş gibi kendisi özürdiler bir anne"..dedi.. şaşırmıştım..
"Nereden biliyorsun" dedim..
"Ben öyle yapardım onun yerine olsam"..
Sonra benden ajandamı istedi.Resim yapacağını sandım..Arada bir gülümseyerek olup bitenleri anlatırken bir yandanda defteri karalıyordu. Öylece geçti.Okuldaki vakti geride bırakip Bursanın işlek caddesinde mekanımıza gittik.Saatler sonra evlerimize dağıldık.

Eve geldimde evde kimse yoktu. Odama geldiğimde bilgisayarımın üstünde not buldum.
"Canım oğlum.. sabah olup bitenler için özür dilerim. Seni çok seviyorum.Yemeği yaptım. Biz misafiliğe gittik dayınlara.." Sonra imzası..

Hayatımda hiç bu kadar etkilenmemiştim ve mutlu olmamıştım.Söyledikleri aynen çıkmıştı.Belki de ondan öğreneceğim çok şey vardı anladım. Ajandama baktım telefon etmek için o sırada notu buldum ;
"Dün olup bitenlerden dolayı üzgünüm.özürdilerim.Seni seviyorum arkadaşım" .. altında imzası yanında bugünkü tarih ve saat yazılıydı.

( Bursa,1999 )



25 Haziran 2011 Cumartesi

Neden ?

Günlerdir bir sorunun cevabını arıyordum.. "Ben nerede hata yapıyorum?"

Hayatınızda biri var. Onu herşeyinizle seviyorsunuz ve ona her zaman destek oluyorsunuz her konuda. Ondan çok fazla şey istemiyorsunuz. En ufacık ilgisi, sevgisi bile yeterlidir sizin için...ve sonra zamanla güzel giden arkadaşlık mesafelere, uzaklaşmaya bıraktı. Bunu anlamaya çalıştıkça daha çok derinleşti. Belki kendi haline bırakırsam diyorsunuz ama içiniz rahat etmiyor. Bunu merak edip sordukça, kaçışları farkediyorsunuz. Günler, aylar boyunca süren bu durum artık bir yara haline gelmeye başlamıştı artık. Ve bir gün tamamen siliyorsunuz hayatınızdan.. bu zor olsa da sanki boşluğu hiç dolmayacak, yokluğuna alışamayacak sanırsınız.Zamanla omuzlarınızdan büyük yükün kalktığınızı farkedersiniz. Ama bir kere silmelisiniz ki yanınıza gelen, sizi fark eden insanları fark etmelisiniz.. ve şimdi bunu fark ediyorum vede neden daha önce yapmadığımı soruyorum.

Eski yazıları karıştırırken enterasan bir yazı gördüm..internette ilgimi çekmişti kaydetmiştim yıllar önce. ünlü söz yazarı ile yapılan bir röpartaj..Kendisini aldatan kocasından bahsediyordu.. ona karşı fedakarlıklar yapmış ve milyoner olmasını sağlamış..ama kocasının neden bunu yaptığını çözememiş. bir gün tiyatro oyununu izlemeye gitmiş.işlenen konu aynı ve orada aldatılan kadın bu soruyu sormaktadır "neden?" en yakın arkadaşına gider durumu anlatır ..

arkadaşıda : Kocan sana o kadar borçalandıki ..kim alacaklısı birini sever.. bu yüzden sana düşman oldu. fazla fedakarlık kimse için iyi değil.hem dost, hem sevgili, hemde koca için..

işte cevap bu.. ve sanırım düşmanlıklarıda kendi ellerimizle, çok fedakar olmakla yaratıyoruz.

21 Haziran 2011 Salı

Sanat ve ben..

Sanatsal gelişim

Resim çocukluktan beri süre gelen meraktır.Bir dünya atlasındaki ülkeleri çizmekle başlayıp ,sonra çevresini ve Jules Verne romanlarının da etkisiyle hayal gücüyle yapılan resimler ve sonraları da lisede portre çizimleriyle devam etti.Bilgisayarla tanıştıktan sonra hem grafik hemde resimsel çalışmaları "digitalart" olarak sürdürmeye başladı.Bilgisayar sonsuz bir tual olarak görünsede boyanın kokusunu duyamamak en büyük eksiklik olacaktır..

Fotografla lisede tanıştı.. Okul içinde teorik olarak başlayan Canon AE1 makinesiyle birlikte gelişerek vazgeçilmez bir uğraş oldu.Fotograf resim kadar etkili değilse de Fotografla resimi aynı yerde buluşturan çalışmalara yer verdi.Fotografın anlık kareleri, gözlem ve karar verme gücü resimlere yansısa da resmin, katılan hayalgücü ve renkler ,"gerçekten çok, gerçek olması gereken neyse onu yansıtmaya çalışmak " düşüncesini duygusal bir dille aktarmak istemesinden dolayı resim sanatını daha ön planda tutuyor.

Nasıl başladım?

Dijital Resime 1999 yılında başladım. Photoshop programını öğrenme aşamasında genelde brush ve layer mantığı gibi özelliklerini, ayarlarını anlamak için uzun saatler harcadım. O zamanlar tablet kullanmadığımdan manzara ve fotograf- resim birleşimden oluşan çalışmalar ağırlıktaydı. Gerçek anlamda dijital resim 2005 yılında Deviantart sitesine üyeliğimle başladı. Çok geniş bir yelpazesi olması açısından, her türde çalışmanın bulunduğu benzersiz bir ortam olması benimde yolumu açtı. Çalışmaları yakından takip etmeye başladıktan sonra, fotograf çalışmaların hergün çoğaldığı bir ortamda fotograf çalışmaları bir yana bırakıp resimsel çalışmalara başladım. 2006 da Grafik tablet kullanmaya ve bir modelin de katkısıyla fantastik resimler ve duygusal çalışmalar ortaya çıktı.

Dijital ortamda hazırlanan çalışmalarda kullanılan program ve donanım..

Photoshop programı kullanıyorum genelde. Bazen vektörel çizimler gerektiğinde Freehand ve diğer vektörel tabanlı prgramlar kullandığımda oluyor. Donanım olarak uc-logic graphic a5 tablet ve bazende elde geleneksel olarak çizip tarama yöntemiyle dijital ortama aktararak çizimlerimi şekillendiriyorum. Program bilgisi büyük avantajdır.Ancak resim için çokta fazla araç ve gereç kulanılmaz.Hiç bir program bilgisi olmasa bile çalışma boyutu açmak, brush, boya paletini ve kaydetme seçeneklerini bilen herhangi bir geleneksel sanatçı için bunlar yeterli.

Resimlerin dijital ortamda yapmanın çok avantajları bulunuyor. Zaman ve mekan öncelikle önemli.. Daha kısa sürede daha çok çalışma çıkarabilmek açısından ve bu birazda sizi daha çok üretmenizi detaylı ,daha gerçekçi olması açısından kolaylık sağlıyor. sonsuz renk seçenekleriyle ve bir adım öteye gitmenizi sağlıyor. Photosohop küçük bir atölyedir görünüşte ancak verdiği imkanlar bakımından hayal gücünüzü zorlayacak kadar da büyüktür. Yetenek ve yaratıcılığınıza fırsat verdiğinizde Photoshop size umduğunuzdan fazlasını verecektir. Yeter ki ne yapmak istediğinize karar verin.

Geleneksel yada Dijital resim diye ayırmamak gerekiyor. Sadece kullanılan yöntem , araçlar farklı.Yansıtmak,hangi yüzeye olursa olsun sonuçta ifade etmek sanattır. Yakın gelecekte Geleneksel sanat gibi sergi salonlarında daha fazla yer alacaktır.

Dijital resim, geleneksel resimde olduğu gibi temel bilgi ve eğitim gerektiriyor. Üretmek için sanat eğtimi , bilgi ve kültürünün alt yapısı çok önemli. Çalışmalarınızı topluma sunduğunuzda kendinizi bu yönde çok geliştireceksiniz, zamanla kendi sanat anlayışınızı ve tarzını, yorumlayış biçiminiz gelişecek.

Çalışmaların konusu..

Çalışmalar genelde serbest. Duygu ve düşüncelerimi yansıtan çalışmalar daha anlamlı ve samimi geliyor. Yaşanmışlıklar, istekler umutların resimde hayat bulması önemli. Duyguları yansıtmak kadar karşındakine de buna hissettirmek gerekiyor. Teknoloji imkanlarıyla romantik resimler yapmak.. Resimlere her bakıldığında bir gülümseme, bir mutluluk bırakıyorsa insana bir şeyleri doğru yapıyorum demektir.

Nasıl oluşuyor?

Bir resim için önce kafamda kaba taslak çiziyorum. Bir iki hafta boyunca sadece düşündüğüm oluyor ve resmin son halini hayal ettiğim vakit resim bitmiştir artık. Bu düşünme aşamasında, resmin konusu, hikayesi oluşturduktan sonra, kullanacağım materyalleri inceliyorum. Bir mekansa gidip ne şekilde yansıtmam gerektiğine karar veriyorum.kendi gözlerinizle görmeniz ,yaşamanız resme çok daha iyi etki sağlıyor. Photoshop karşısına oturup yeni bir sayfa açtığımda resim gözümde canlanıyor. Resmi yaparken neyi ,nasıl ne şekilde yapmam gerektiğini düşünmüyorum. Resmi yaparken ne yapacağınızı düşünmek, bocalamaya ve uzun vakit almasına, hatta yarıda kalmasına neden oluyor. Kısacası, resim kafanızda bitmiş olmalı resme başlamadan.

Sanat anlayışı…ve tema..

Geleneksel resim anlayışını takip etmeye çalışıyorum.Bazen yağlıboya tarzında bazen de illüstrasyon olarak, efekt kullanmadan tuval yada kağıt üzerine çalışıyormuş gibi çalışırım.
Dijital resime başladığım dönemlerde genelde manzaralar yer alırken zamanla figürlerin ağırlıkta olduğu fantastik resimlere ,ardından duygu yoğunluğunun yansıdığı düşle gerçek arası resimler çizmeye başladım. Yaşadıklarımız, düşüncelerimiz, hayal ettiklerimiz neyse resme de o yansıyor. Düş yolculuğu yapmak, bir masal içinde yaşamak hayal gücünün sınırsız olmasına bağlı..ve bu insanın da sınırlarıdır. Gerçekle düş arasındaki çizgi.. sıradan bir oda ama bir anda düş bahçesine dönüşebiliyor kapılar açıldığında.. Umudun, hayatın güzel ve tatlı yanlarını resmetmek bazen sizi mutlu ediyor. Bu resmetme çabası içinde hayatı sorgulama, derin düşüncelere dalmamanız imkansız…ve bu derin düşünceler resmin daha derin olmasını sağlıyor her ayrıntısında.

Çalışmalarda kadın figürler kullanıyorum. Resme ve anlatıma daha derinlik katıyor.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Birgün insan virgülü kaybetti


Birgün insan virgülü kaybetti,
ozaman zor cümlelerden korkar oldu, basit ifadeler kullanmaya başladı
Cümleleri basitleşince, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise ünlem işaretini kaybetti
alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor nede bir şeye seviniyordu
Üstelik hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu 
Hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu 
Ne kainat, ne dünya, ne de kendisi umurundaydı.

Birkaç sene sonra iki nokta üst üste işaretini kaybetti
ve davranışlarının sebibini başkalarına açıklamaktan vazgeçti
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı
Kendine has düşüncesi yoktu Yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu
Son noktaya geldiğinde, düşünmeyi 
ve okumayı unutmuş vaziyetteydi..

VE KAYBEDECEK HİÇBİR ŞEYİ KALMAMIŞTI..
                                                                   
Kanevski

3 Mart 2008 Pazartesi

İş görüşmeleri 2002 - 2005

2002.. Okul bitti..boşluk içindeyiz..bir de öğretmenlik sınavları da zorlaştırılınca hepten kendimizi kaybetmiş vaziyetteydik. Annem sabah erken vakitte yorganımı üstümden çekip
- okul bitti.. okuyacak birşey kalmadı ..kalk kahvaltını yap..sonra iş bul çalış..
-Anne ya !!!

Bir yerden başlamak gerekiyordu. Okulumu ziyarete gelmiştim.O sırada telefon numarası gördüm. Daha sonra arkadaşımla karşılaştım.İlan bırakan kendisiymiş ve hemen gelip görüşmemi istedi. Ertesi gün de görüşmeye gittim. İşyeri daha önce ziyarete geldiğim yerdi ve yabancılıkta çekmemiştim.Biraz beklemeden sonra patronla görüşmeye alındım. Rahat davranıyordum nedense..
- Photoshop un nasıl?
- Olması gerektiği kadar..
- Yani
- Bana göre super..düşündüğümü photoshopa döküyorum
- Photoshop mu freehand mi?.. hangisi tercihin..
-Nasıl yani.. şaşırmıştım..bu adam cahil dedim içimden.. "İkisi farklıdır. İkisi de olmazsa olmaz" dedim.

Hedefler , iş dünyasına yeni giriş yapan birine patron konuşmaları da eklenince uzun bir mülakat oldu.Para Mevzusunu hemen kapattım..”ben işi öğrenmeliyim.. nasılsa konuşuruz onu” dedim ve yarın 9 da işe başlamak üzere ayrıldım ordan. Güzel bir süreçti işi öğrenmek ve onun içinde olmak. Ve 8 ay sonra ilginç biçimde transfer oldum.

Arkadaşım işyerinden ayrılp diğer ajansa geçmişti. O sırada yeni yapılanma içinde ücreti konuşmaya başladık. Pek istediğim kadar değildi. Arkadaşımla Msn de konuşurken “buraya gel ..anlaşırısın..para iyi ve büyük yer”.. dedi.. şaka yapıyor sanp ciddiye almamıştım. Ciddi olduğunu anlayınca kalkp ajansına gittim.. Biraz ürkmüştüm. Mac ler.. kalabalık ortam.. cennet ortamı hissettiren yüksek topuklu alımlı müşteri temsilcileri..görüşme kısa ve netti..

-Erdinç hoş geldin.. biraz konuşup ajans hakkında bilgi verip.. sonra “Erdinç..burada bilmen gereken ilk ve önemli şey nedir biliyor musun?.ben bir ibn.yim ..gerisini boşver..Pazartesi günü başla..!!!
O an şok geçirdim "nasıl yani" der gibi..arkadaşıma bakmaya başladım ..yüzümdeki ifade gülmesine neden olmuştu.. Güzel bir ajans deneyimi ve hayatın ilginç insanlarını bir arada görmek tecrübeydi nede olsa..

Ve sonra İstanbul macerası..

Bundan 4 yıl önce bir iş yerinde çalışırken patronla mesai bitiminde muhabbet ediyoruz bana dediği "Ya Erdinç, senin gibi adam görmedim" dedi..merak ettim, espriliyim adamı sinir ederim ama sordum "neden?"
"Buraya iş görüşmesine geldin ya bana ne dedin biliyor musun?"
Hatırlamaya çalıştım.....
"Çantandan cd çıkardın bana uzattın.. al bak bunları ben yaptım koltuğa bir oturdun hiç konuşmadın, uykun varmış gibi halin vardı.. onca adam geldi..çene çaldı..dedim bu adam iyi.."

O günü hatırlıyordum..İstanbula yeni gelmiştim. İstanbul haritasıyla adres buluyordum. O gün iki yerede başvurmuştum.Bunların birinde iş görüşmesi yaptığım kadın memleketimden biriydi iş görüşmesini bir yana bırakip memleketimizden konuşmuştuk..Sonra arkama bir baktım o ne? takım elbiseli yakışıklı adamlar ve birde kendi halime baktım sonra kadına baktım "burası İstanbul Erdinç".diyerek gülümsedi...
Beni kapıya kadar uğurladı..

Sonra ikinci yer.. bir web ajansı... adresi bulmak beni yormuştu..masaya oturdum bekledim ilgili kişi 15-20 dakika sonra geldi..soru sormaya programlanmış gibi başladı ..ben daha cevap veremeden diğer soruyu soruyordu.. dümdüz suratıma bakarak
-ASP,PHP,HTML bilginiz varmı?
-aa...
-Flash ne kadar biliyorsun..
-Fla...
-Action script?
-Aa...
-web tasarımını yapIp en son şekline kadar getirebilirmisin?
“Niye konuşturmuyorsun “ der gibi baktım adama..
-Ben size CV atmıştım gerekli herşey yazılıydı, sizde ona göre çağırdınız öyle değilmi?..
-Evet Erdinç Bey..
sonra derdimi anlattım... salt okunur şekliyle.. anlayacağından emin değildim adamın..
Boş versene sen deyip çıktım oradan..

Sonra üçüncü yer..hal kalmamış şekilde, diğer görüşmeye gittim. Adamı gözüm tutmadı.. CD mi çıkarp verdim "al bak ben yaptım bunları diye" adam oturun demeden ben koltuğa gömülp kaldım..
Uzun bir uyku gibi geldi..
- Erdinç Bey..Erdinç Bey..
Kendime geldim...
-İşleriniz gerçekten iyi..biz sizi haberdar edeceğiz
Ordan çıktım..ertesi gün bu üçüncü iş yeri aradı..
-Tekrar görüşelim sizinle..

Aradan aylar geçti.. Aynı köyden bir kızla nette tanışmıştık. Netten bulup eklemişti.. uzaktan akrabalığımız vardı. Baya msn de konuştuktan sonra tanıştık..arada görüştük. Bana bahsettiği köyden kişiler olmuştu konuşurken. Bir akşam telefon geldi..ismi bana yabancı gelmedi çıkaramadım “bizim köydensin..akraba sayılırsın gel bi görüşek senle.”.. Ertesi gün uğradım… Karşıma aldı beni. Jack Nicholson ın şişman ve birzada komik hali sayılabilecek tipi vardı..ve gözleri üzerimde konuşmadan bakıyrodu.

- Ne var ne bakıyorsun der gibi.. “ Konuşmak için geldiğimi sanıyordum” dedim…
- Sen beni tanıyormusun?
-Adını duydum ama çıkarmaya çalışıyorum…
-Baban bilir..
-Tanır tabii de.. babamla bir alp veremediğin varmış gibi halin var..

Anlatmaya başladı gözlerini bana dikmiş..dirseği dizin üstünde hesaplaşır gibi.. Sağ sol olayları ve birden çıkarıverdim...
-İçerisi rahat mıydı bari.. dedim pis bir gülümsemeyle.
Kısa sessizlik oldu ..birden pis sesle güldü.. espiriye vuracağı belliydi..
-Sevdim bu adamı benim köylüm nasılsa.. dedi.. laf sokmaya, İğnelemeye başladık birbirimizi bir saat böyle devam etti.. ..”neyse bizimle çalış.. gel bu tarafa..muhabbette ederiz”.. dedi..
Şartları konuşup tamam dedim..
- Eski işyerim üst katta nasıl olsa. :)

1 Mart 2008 Cumartesi

Meşhur bir fıkra vardır.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesi.. İşin ilginç yanı bu fıkrayla benim yollarım çok kesişti..

Üniversite birinci sınıfındayken arkadaşım bana :
"Erdinç sen fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesini biliyorsun değil mi?"
"Evet biliyorum, severim o fıkrayı.."
"Ya seni görünce hep o fıkra aklıma gelir"...
"Neden ki.."
"Okulun daha ilk senesi okulda tanımadığın adam yok..Ne iştir?"
"Valla bilmem.."

Okul bitti..çalışmaya başladım.. Ama iş yerindeki arkadaşım bu sefer:
"Çakal Carlos.." diye tutturdu.. tabii en sonunda sordum..
"Bu Carlos ta neyin nesi?.. "
"Bir fıkra varya.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"Eeee..."
"Seni görünce aklıma geliyor bu fkra.."

Aradan iki yıl daha geçti.. İstanbul'da bir ajansta çalışıyorum.. Patronum bana:
"Ya bir fıkra var bilirimsin.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"bilirim.." dedim.. adamın şişman göbeği gülmesiyle sallanmaya başladı...
"Ne bilim seni görünce bu fkra aklıma geliyor"

İkiyıl daha geçti..Bu sefer askerdeyken çok samimi olduğum bir Uzman çavuş;
"Çavuş Carlo..Carlo Çavuş ne zaman resmimi yapıcan" diye tuttururdu..
"Bu Carlo da neyin nesi komutanım.. "
"Fiat fabrikasında çalışan Carlo'yu bilirsin hani bir fıkra varya.Papayı da tanıyormuş..Nebilim seni görünce o fkra aklıma geliyor"

Fıkrası.. ( tam yirmi yıl önce Hürriyet Gazetesi Hasan Pulur fıkralarını yayınladığı bir kitapçıkta bu fıkra yer alırdı..)

"De Gaulle Cumhurbaşkanıyken Italya yı resman ziyaret etmiş. Gezi programında Fiat otomobil fabrikaları da varmış. Fabrikada dolaşırken
De Gaulle birden :
- "Oooo Carlo! Sen burada mısın?" diye bağırmış ve makinenin başında çalışan bir işçiye doğru yürümüş. işçide :
- ""Vay Charles!"" diye De Gaulle e dönmüş, kucaklaşmışlar. Herkes
şaşırmış. Koca De Gaulle ve işçi Carlo! De Gaulle yanındakilere :
- ""Carlo benim eski arkadaşımdır"" demiş. ""Çocukluğumuz beraber geçti.
Çok iyi insandır"", demiş.
Fabrikanın yöneticileri hemen atılmışlar.
- ""Bizim de en iyi işçimizdir. Çok severiz kendisini!""

Bir süre sonra italya yı Nixon ziyaret etmiş. Onu da aynı fabrikaya
götürmüşler. O da aynı bölüme gelince :
- ""O Carlo!"" diye haykırmış:
- ""Sen buradasın ha!""
- ""Vay Nik! Bu ne tesadüf? Bunca yıl sonra seni görmek...""
Sarılp kucaklaşmışlar ve tekrar görüşmek ümidiyle vedalaşmışlar. Bu arada Nixon Carlo yu Beyaz Saray a çağırmış. Herkes şaşkın. Nixon gidince Carlo yu italyan Dışişleri Bakanlığın dan çağırmışlar:
- ""Hadi De Gaulle çocukluk arkadaşında. Ya Nixon u nereden tanıyorsun?""
Carlo gülmüş:
- ""Gençliğimde Amerika ya gitmiştim. Bir gangsterlik olayına adım karışmıştı. Nixon da çiçeği burnunda bir avukattı. Beni savundu ve beraat ettim. O zamandan beri dostuz.""

Sonra bir gün italya yı Sovyet Başbakanı Kosigin ziyaret etmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırmışlar. Ve aynı hikaye devam etmiş:
- ""O Carlo yoldaş! Nasılsın? Seni bunca yıl sonra burada görmek beni çok sevindirdi.""
- ""Vay Kosigin! Ne günlerdi onlar. Şimdi oturup iki tek votka atsak ne güzel olurdu.""
Herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacak.Kosigin, yoldaş Carlo yu Moskova ya davet etmiş, o da :
- ""Fırsatını bulursam gelirim."", demiş
- ""Ama bu patronlar insana hiç fırsat verir mi?""
Kosigin gider gitmez, fabrikanın müdürü Carlo yı çağırmış:
- ""Yahu hepsini anladık ama Kosigin i nereden tanıyorsun?""
- ""Ben eski komünistim. Biz birbirimizi tanırız.""
Müdürün tepesi atmış:
- ""Sen böyle herkesi tanırmısın?""
- ""Tanırım ya!""
- ""Şimdi bana Papa yı da tanıdığını söyleyeceksin herhalde!""
Carlo müstehzi olmuş.
- ""O ne biçim laf? Elbette Paul benim en iyi arkadaşımdır.""
Müdür hırsından kpkırmızı kesilmiş.
- ""Palavra atma yahu! Sen Papa yı nereden tanıyacaksın?. Hem de arkadaşınmış... Lafa bak.""
işçi Carlo gayet soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- ""Ben iddiaya girmem, girenleride sevmem. Ama size dediklerimin doğruluğunu ispat edebilirim. Bu pazar Vatikan a gidelim. Orada benim Papa nın arkadaşı olup olmadığımı görürsünüz.""

Müdür pazar gününü iple çekmiş. Sabah erkenden Carlo nun evine arbasını göndermiş ve buluşup Vatikan a gitmişler. Vatikan meydanı ana baba günüymüş. Biraz sonra Papa balkona çıkp halkı takdis edecekmiş. Bu arada Papa yı merak eden herdinden ve milletten insan meydanı doldurmuş.

işçi Carlo müdürü bir elektrik direğinin dibine bırakp, kalabalığı yarmış ve Vatikan Sarayı nın kapısından içeri girmiş. Müdür şaşırmış ama, ""Dur bakalım!"" diye kendi kendini teselli etmiş..Biraz sonra balkonun kapısı açılmış ve Papa ile Carlo kolkola yürümüşler. Hem de gülerek. Papa ıristiyanları takdise başlarken Carlo da sağa sola bakarak müdürü aramış. Bir de ne görsün koca müdür birseksen uzanmış, yerde yatıyor ve etrafındakiler kendisini ayıltmaya çalışıyorlar. Carlo hemen Papa ya dönup
- ""Bana müsaade, bizim müdür bayılmış"" diyerek ayrılmış.
Koşup müdürün yanına gelmiş. Birini elinde kolanya müdürü ayıltmaya çalışıyor. Carlo dayanamayp sormuş:
- ""Ne oldu bu adama?""
- ""Bilmiyoruz! Siz Papa yla balkonda görününce arkasında duran iki japon
-Allah Allah! Şu adam bizim Carlo! Ama yanında duran takkeli adam kim?dediler ve bu da düşup bayıldı.

Eylül.2006

20 Şubat 2008 Çarşamba

Deviantart yazılarından

Carlo ve ben..

Meşhur bir fıkra vardır.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesi..... İşin ilginç yanı bu fıkrayla benim yollarım çok kesişti..

Üniversite birinci sınıfındayken arkadaşım bana :
"Erdinç sen fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesini biliyorsun değil mi?"
"Evet biliyorum, severim o fıkrayı.."
"Ya seni görünce hep o fkra aklıma gelir"...
"Neden ki.."
"Okulun daha ilk senesi okulda tanımadığın adam yok..Ne iştir?"
"Valla bilmem.."

Okul bitti..çalışmaya başladım.. Ama iş yerindeki arkadaşım bu sefer:
"Çakal Carlos.." diye tutturdu.. tabii en sonunda sordum..
"Bu Carlos ta neyin nesi?.. "
"Bir fıkra varya.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"Eeee..."
"Seni görünce aklıma geliyor bu fkra.."

Aradan iki yıl daha geçti.. İstanbul'da bir ajansta çalışıyorum.. Patronum bana:
"Ya bir fıkra var bilirimsin.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"bilirim.." dedim.. adamın şişman göbeği gülmesiyle sallanmaya başladı...
"Ne bilim seni görünce bu fkra aklıma geliyor"

İkiyıl daha geçti..Bu sefer askerdeyken çok samimi olduğum bir Uzman çavuş;
"Çavuş Carlo..Carlo Çavuş ne zaman resmimi yapıcan" diye tuttururdu..
"Bu Carlo daneyin nesi komutanım.. "
"Fiat fabrikasında çalışan Carlo'yu bilirsin hani bir fıkra varya.Papayıda tanıyormuş..Nebilim seni görünce o fkra aklıma geliyor"

Fıkrası.. ( tam yirmi yıl önce Hürriyet Gazetesi Hasan Pulur fıkralarını yayınladığı bir kitapçıkta bu fıkra yer alırdı..)

"De Gaulle Cumhurbaşkanıyken Italya yı resman ziyaret etmiş. Gezi programında Fiat otomobil fabrikaları da varmış. Fabrikada dolaşırken
De Gaulle birden :
- ""Oooo Carlo! Sen burada mısın?"" diye bağırmış ve makinenin başında çalışan bir işçiye doğru yürümüş. işçide :
- ""Vay Charles!"" diye De Gaulle e dönmüş, kucaklaşmışlar. Herkes
şaşırmış. Koca De Gaulle ve işçi Carlo! De Gaulle yanındakilere :
- ""Carlo benim eski arkadaşımdır"" demiş. ""Çocukluğumuz beraber geçti.
Çok iyi insandır"", demiş.
Fabrikanın yöneticileri hemen atılmışlar.
- ""Bizim de en iyi işçimizdir. Çok severiz kendisini!""

Bir süre sonra italya yı Nixon ziyaret etmiş. Onu da aynı fabrikaya
götürmüşler. O da aynı bölüme gelince :
- ""O Carlo!"" diye haykırmış:
- ""Sen buradasın ha!""
- ""Vay Nik! Bu ne tesadüf? Bunca yıl sonra seni görmek...""
Sarılıp kucaklaşmışlar ve tekrar görüşmek ümidiyle vedalaşmışlar. Bu arada Nixon Carlo yu Beyaz Saray a çağırmış. Herkes şaşkın. Nixon gidince Carlo yu italyan Dışişleri Bakanlığın dan çağırmışlar:
- ""Hadi De Gaulle çocukluk arkadaşında. Ya Nixon u nereden tanıyorsun?""
Carlo gülmüş:
- ""Gençliğimde Amerika ya gitmiştim. Bir gangsterlik olayına adım karışmıştı. Nixon da çiçeği burnunda bir avukattı. Beni savundu ve beraat ettim. O zamandan beri dostuz.""

Sonra bir gün italya yı Sovyet Başbakanı Kosigin ziyaret etmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırmışlar. Ve aynı hikaye devam etmiş:
- ""O Carlo yoldaş! Nasılsın? Seni bunca yıl sonra burada görmek beni çok sevindirdi.""
- ""Vay Kosigin! Ne günlerdi onlar. Şimdi oturup iki tek votka atsak ne güzel olurdu.""
Herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacak.Kosigin, yoldaş Carlo yu Moskova ya davet etmiş, o da :
- ""Fırsatını bulursam gelirim."", demiş
- ""Ama bu patronlar insana hiç fırsat verir mi?""
Kosigin gider gitmez, fabrikanın müdürü Carlo yı çağırmış:
- ""Yahu hepsini anladık ama Kosigin i nereden tanıyorsun?""
- ""Ben eski komünistim. Biz birbirimizi tanırız.""
Müdürün tepesi atmış:
- ""Sen böyle herkesi tanırmısın?""
- ""Tanırım ya!""
- ""Şimdi bana Papa yı da tanıdığını söyleyeceksin herhalde!""
Carlo müstehzi olmuş.
- ""O ne biçim laf? Elbette Paul benim en iyi arkadaşımdır.""
Müdür hırsından kıpkırmızı kesilmiş.
- ""Palavra atma yahu! Sen Papa yı nereden tanıyacaksın?. Hem de arkadaşınmış... Lafa bak.""
işçi Carlo gayet soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- ""Ben iddiaya girmem, girenleride sevmem. Ama size dediklerimin doğruluğunu ispat edebilirim. Bu pazar Vatikan a gidelim. Orada benim Papa nın arkadaşı olup olmadığımı görürsünüz.""

Müdür pazar gününü iple çekmiş. Sabah erkenden Carlo nun evine arbasını göndermiş ve buluşup Vatikan a gitmişler. Vatikan meydanı ana baba günüymüş. Biraz sonra Papa balkona çıkıp halkı takdis edecekmiş. Bu arada Papa yı merak eden herdinden ve milletten insan meydanı doldurmuş.

işçi Carlo müdürü bir elektrik direğinin dibine bırakıp, kalabalığı yarmış ve Vatikan Sarayı nın kapısından içeri girmiş. Müdür şaşırmış ama, ""Dur bakalım!"" diye kendi kendini teselli etmiş..Biraz sonra balkonun kapısı açılmış ve Papa ile Carlo kolkola yürümüşler. Hem de gülerek. Papa ıristiyanları takdise başlarken Carlo da sağa sola bakarak müdürü aramış. Bir de ne görsün koca müdür birseksen uzanmış, yerde yatıyor ve etrafındakiler kendisini ayıltmaya çalışıyorlar. Caorlo hemen Papa ya dönüp
- ""Bana müsaade, bizim müdür bayılmış"" diyerek ayrılmış.
Koşup müdürün yanına gelmiş. Birini elinde kolanya müdürü ayıltmaya çalışıyor. Carlo dayanamayıp sormuş:
- ""Ne oldu bu adama?""
- ""Bilmiyoruz! Siz Papa yla balkonda görününce arkasında duran iki japon
-Allah Allah! Şu adam bizim Carlo! Ama yanında duran adam kim?dediler ve bu da düşüp bayıldı



Bir kış Masalı
Gözlerimi açtığımda annemi yanıbaşımda bulmuştum gülümsemesiyle.Gözlerimi açmaya çalışırken odanın duvarlarının aydınlandığını anlayınca yataktan çıkıvermiştim
-Anne demiştim sana bugün yağacak diye..
ve pencereden karın etrafı nasıl örttüğünü seyretmeye başlamıştım.
- Nerden biliyordun bugün yağacağını dedi annem.
- Geçen yıl 2 aralıkta yağmıştı anne, ondan biliyorum.
Öyle sabırsızdım ki dışarı çıkmak için.Okul elbiselerini giyip çıkacaktık nasılsa yarı yolda tatil olduğunun haberini alı p eve geri dönecek ve oyunlarımızı oynayacağız karda.. Herşeyi ezberlemiştim bu güzel yerde..Bütün kışlar aynı kurallar geçerliydi.
Saatlerce , dizleri geçen kar altında kardan adamımızı da ihmal etmezdik.Eve geldiğimde sobanın karşısına geçip ısınırken annem ellerimi ovalıyordu. Birazdan yine dışarı çıacağımı bildiğinden yeni elbiseleri verirdi..çıkardıklarımıda sobada kuruturdu.
Akşam komşularında gelmesiyle ev hareketlenirdi.Televizyon nasılsa çekmeyecek bu havada Dallas'ın J.R ıdan , Küçük ev den, kalimerodan mahrum kalacaktık ama oyunlarımız vardı bizim..Nasıl çabucak geçerdi saatler. Babalar masa başında okey oynar, anneler örgülerini alı p aralarında dedikodu yaparlardı. Kocalarını çekiştirmek olurdu ve masadakilerin kulağına gittiğinde aralarında tatlı atışmalar yaşanırdı..
Gece olduğunda yağan pencereden kardan adama bakardım yağan karla biraz daha büyüyordu.Elimizle yaptığımız dost.. sonunda güneş açtı.. o yavaşça küçülmeye başladı gün geçtikçe..
- Üzülme hiç erimeyecek dostların olacak. Onlarla oynamalısın şimdi.Arkadaşların ordalar bak.. dedi annem.
Aralarında hiç erimeyecek dostum vardı ve aradan yirmi beş yıl sonra büyük şehirlerde yaşadıklarımızı es geçip konuşuruz o günleri.

Ellerim şimdi daha çok üşüyor bu uzak şehide.Gülümsediğime bakma anne, gerçekleri anlatamam, sevimsiz tatsız şeyler.Ellerimi tutup, ovala ısıtmak için..sonra gülümse her zamanki, gibi..Tek değişmeyen sensin bildiğim..

23 aralık 2008




Arkası Yarın

17 Temmuz 2008

Başlamasına az bir süre kala, kahvaltı sofrasına oturmak için telaş yaşanırdı. Biraz okuldan biraz mahalleden konuşulur sonra derin bir sessizliğe bürünürdü soframız.

Ve ..09.40…
“Arkası Yarın… On küçük zenci..7.bölüm diyerek anons duyulur dünün özetiyle başlardı. O yirmi dakika boyunca bardağa boşalan çayın sesinden başka şey duyulmazdı. Bazen annem dürter “oğlum ye bir şeyler” diye..bende ağırdan yerken dikkatlice dinlemeye verirdim. O anlarda sokaklar tenha bir sessizlik kaplardı. Televizyonun henüz yayın saatinin başlamadığı o saatte her evde ve işyerinde radyolar açık olur, başına dikilip dikkatlice bu radyo oyununu dinlerlerdi. Soluk aldığımız hayat duruyor, başka bir hayat yerini alıyordu. Başka insanların sesleriyle kafamızda kendimize dünya yaratırdık o vakitler. Bir radyo oyunu nasıl etkili olabilir?

1939 da H.G.Wells’in “Dünyalar Savaşı” adlı romanını radyo oyununa uyarlayan Orson Welles henüz 21 yaşındaydı. Bir şehri bir saat içinde yollara dökebileceğini,radyonun etkisini en bariz biçimde göstermişti. Biraz kurnazlık gerektiren durumdu. Normal yayın akışıymış gibi müzikler yayınlarken arada telsiz konuşmaları geçer “uzaylılar dünyayı işgal ediyorlar kaçın!!”.Halk paniklenip yollara koyulur.Kilometrelerce kuyruk birikmiştir yollarda. Saatlerce halka ne kadar “bu bir radyo oyunudur, lütfen evinize dönün “dense de halk bir kere korkmuştur. Bu da radyonun ne kadar etkin olabileceğini gösteren örnek.

Arkası Yarın genelde polisiye ağırlıklı olurdu.“siz cinayet işlendiği saatte neredeydiniz..ne yapıyordunuz?” sorusu en heyecanlı anıdır. Oyunun en akıllı adamı dedikleri dedektif ya da komiser olayları çözmüş etrafındaki kişileri bir salonda toplayp sorular sormaktadır. Herkes şuphelidir o an. Kaçamak cevaplar, şupheli hareketler görülmektedir ve çoğu İngiliz polisiye oyununda bu tip sahneler yer almaktaydı. Bir vapurla turne düzenlenir ya da ıssız bir adada bir malikânede en seçkin on misafir davet edilir. Bir tanesi de mutlaka polis olur ya da olayı çözmekle vakıf eleman. Madem cinayet işleyeceksin niye böyle adamları çağırırsın diye sorar insan. Olacak tabii romanı yazan kişiye göre, yoksa tadı tuzu olmaz. İnsanın aklına bir sürü soru gelir. “Acaba Agatha Christie roman yazmak için cinayet işlemişmiydi? Bu kadar ayrıntıyı nasıl düşünüyordu? En önemlisi kendisi bir katilmiydi?Aşk romanı yazamaz mıydı? bir psikopat mı? Neden niçin?”

On küçük zenci bu polisiye romanlarından biriydi. Emekli yargıç adasında yalnız kalmış canı sıkılmış, vakit geçireyim diye kurban olabilecek on seçkin misafir çağırmış. Misafirler birbirlerini görmemişlerdir hiç ve Olayın dayandığı konu bir şiire dayanmaktadır ve işin ilginç yanı da hepside cinayete karışmıştır. Yargıç daha önce delil yetersizliğinden serbest olan kişileri çağırp adaletin yerine gelmesini istemiş, kendi adaletiyle cezalandırmak istemiştir. Böylece vicdanı da rahatlamış şekilde hayatın geri kalanını huzurlu ve kafaya bir şey takmamış şekilde geçirecektir amacı. Bölümler geçtikçe kurbanlar şiirdeki gibi ölmeye başlamıştır ve hepsinin odasının duvarında bu şiir vardır.

on küçük zenci yemeğe gitti, birinin lokması boğazına tıkandı. kaldı dokuz,
dokuz küçük zenci geç yattı, sabah biri uyanamadı, kaldı sekiz,
sekiz küçük zenci devon’u gezdi, biri geri dönmedi. kaldı yedi,
yedi küçük zenci odun kırdı biri baltayı kendine vurdu. kaldı altı,
altı küçük zenci bal aradı, birini arı soktu. kaldı beş,
beş küçük zenci mahkemeye gitti, biri tutuklandı. kaldı dört,
dört küçük zenci yüzmeye gitti, birini balık yuttu. kaldı üç,
üç küçük zenci ormana gitti, birini ayı kaptı. kaldı iki,
iki küçük zenci güneşte oturdu, birini güneş çarptı. kaldı bir zenci.
bir küçük zenci yapayalnız kaldı. gidip kendini astı. kimse kalmadı.

İlk geceden başlayarak tuhaf ve gizemli olaylar birbirini izlerken arada bir sofrada birbirimize şupheli bakar gibi olurduk.
“O bıçakla ne yapacaksın!!!”..
“Ekmeği doğrayacağım… sonra seni “
“Anne ya..bana ne diyor bu”
Saat 10.00
“ …On küçük zenci oyunumuzun 7.bölümünü dinlediniz yarın aynı saatte 8.bölümüyle buluşmak ümidiyle..”

Hayat normale dönerdi. Her şey yerli yerinde, esrarengiz biçimde kaybolan yok, eksik yok yemeğe devam öyleyse! Dışarıda elinde topu kadro kurmak için eleman toplayan komşunun çocukları “hadi gelin maç yapalım”.. On kişi oluyorduk topu topu. Maç esnasında arkası yarını aratmayan türden eksilmeler oluyordu. Birinin annesi çağırır, biri babası ona yasaklamıştır babası gelip peşinden koşmuştur.Biri tv izlemek için evine ,biri çarşıya, biri canı sıkılp oyundan çıkar,biri ders yapmaya,birinin kardeşi gelir zorla gezmeye götürür, biri kaleye ben geçmem diyip oyunu terk eder.. biri de “ee napcaz . Ben gidiyorum ya kimse yok” der..kalır bir kişi.

Akşam bir arkası yarın kuşağı daha olurdu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Baykal Saran’nın bir zamanlar sesiyle hayat verdiği Büyükbaba. Sonra akşamları bir roman bir hikaye. Fondaki müzik Greensleeves. 25 yıl sonrasında da aynı müzik. Bazı şeylerin değişmemesi için çaba gösteren insanları seviyorum.

Uyku vakti ..derken uyanmışım. Nasıl , ne şekilde yattığımı bile hatırlamıyorum.Herkes uykuda ve gün ışığının ilk saatlilerine şahit oluyordum. Herkes uyanana kadar bir şeyler karalamaya,çizmeye koyulurken,pencereden görünen manzaraya gözüm takılırdı. Fabrikanın bacalarından olanca büyüklüğünde dumanın gökyüzüne karışırken çıkan grilik fabrikanın sevimliliğinden eser bırakmıyordu.

ve saatler geçti.Sesler arttı telaş içinde.

Ve susma vaktidir az sonra

09.40..arkası yarın...






Valentine's day

Thu Feb 14, 2008

Kimi için mutlu gündür.. kimi için yalnızlık.. kimi için para tuzağı diye anlamsız bulduğu gün..ama hergünün sevgililer günü olması ne kadar güzel olurdu kimbilir. İsterseniz birlikte isterseniz yalnız... ne fark eder? hayatta birini çok sevmenin ya da seviliyor olmanın sevinci olmalı .sevenler için hergün..ama fark edemeyenler içinse bir güne mahsus... Soğuk günler için fazladan eldivenleriniz olsun.. yağmurlu günler için iki kişilik şemsiyeleriniz..
Aşk her zaman ve her yerde.. eğer hala aşkı yaşayamıyorsanız, onu yaratmaya bakın...

sevgililer gününüz kutlu olsun..


Bugün bayram erken kalkın çocuklar.

Fri Oct 12, 2007

Küçük bir kasabada büyük bir heyecanla uyanmak vardı...

Annemin “hadi oğlum kalk”deyişiyle başlardı Barış'ın şarkısı. Çok erken bir saatte , evde koşuşturmacalar, bir telaş. Yeni elbiseler, yeni ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Babamın geçmeyen sigara kokusu, annemin o içten sevgi dolu sarılması ve daha dün kavgaya tutuştuğumuz dört kardeşimle barışmalarımız… Kapının erkenden çalınışı.. Mahallenin tanıdık çocuklarının sabırsızlığı..Koro halinde ”Bayramınız kutlu olsun” derlerdi. Ardından annesinin mesajını iletirlerdi.." Annem diyor ki bugün öğleden sonra bayramlaşmaya gelecekmişiz"..Anemde "müsaitiz" gelsinler diyordu... biraz utangaç çekingen olan çocuklara fazladan şeker verirdi annem. Gülümsemesi başka olurdu çocuğun… Aradan saatler geçer, ilk misafirler ağırlanır. Daha sonra misafirliğe gidilirdi. Bazen okuldan gelirken uğradığım sanki evimmişim gibi hissettiğim evlerdi. Gün boyu süren bitmeyecekmiş gibi sandığım ziyaretlerden sonra çok sabırsızlandığım dedemin yaşadığı kasabaya yola koyulurduk. İki gün boyunca o kasabanın çocuklarla yeni oyunları, yeni yerleri keşfederdik. Bayram tekrar kendi kasabamıza, eve dönmemizle biterdi.

Sonra büyük bir şehre geldik. “hadi oğlum kalk”. Çok erken bir saat , evde koşuşturmacalar, bir telaş. Bu sefer ütülenmiş elbiseler, yeni boyanmış ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Barış'ın şarkısı biraz teselli ederdi. Geçmiş bayramlardan kalan en güzel anıydı belki de.. Babamın artık özlemini duyduğum sigara kokusundan uzak , annemin aynı sevgi dolu sarılması ve iki kardeşimle çocukluk günlerini aratan bayramlaşmamız.. “ Abimler yarın gelecekler anne” dediğimde annemin “buna da şükür” diyordu. Torunların etrafta birbirini kovalaması onu mutlu ediyordu. Kapı çalınıyor. Çocuklar şeker istemeye geldiklerinde kimin ailesi olduğunu bilmeden annem şekerlerini veriyordu. Aynı yörenin çocukları değildi.. başka şehirler başka yörenin çocukları, birlikte aynı amacı güdüyordu kapı önünde. Bu bayramın güzelliğiydi. Misafirler çok değil artık. Kimlerin geleceği belliydi. Artık telefonlarla kaçta gelineceğini haber veriliyor, uzak yerlerde ki yakınlara telefonla ulaşılabiliyordu. Bense bayram coşkusunu arkadaşlarımla paylaşıyordum üç gün boyunca.

Sonra çok büyük bir şehre geldik. ”Bayram mı bugün? Unutmuşum” dercesine geçen, Barış'ın her geçen bayramda nelerin kaybolup gittiğini anladığım, içimi daha çok titreten o şarkısı buruk bir sevinci derinleştiriyordu adeta. Telefonlarla, maillerle kutladığımız bayramlar.. arkadaşlarımdan uzak, ailemden uzak. Kapıların daha sağlam kilitlendiği, çalınan zile “kim o?” dendiği, onca insanın yaşadığı apartmanda birbirini görmeden geçen, bayramın tatil gibi görünup uzak yerlere gitmeyi tercih ettiğimiz bir yaşam biçimi var artık.

Eski kartpostallara bakıyorum. 1979,80,81,82,…86, 89…. Dolmakalem ve tükenmez kalemle yazılmış, bayram dileklerin yazıldığı bugün içinde bulunduğum, hayalini kurduğum şehrin fotosunun bulunduğu kartpostallar.

“Ah İstanbul, küçük bir şehrin, küçük bir kasabası kadar olamadın” diyorum o güzel çocukluğumun kasabasını anaraktan..ve şimdi o kasabanın hayalini kuruyorum..

Bayramınız kutlu olsun..

Sevgiler.


Sanat nedir, ne degildir...

Sun Jun 24, 2007

Bu hafta sonu KPSS sınavı var. Çalışmadım yine ve yine “eh bu kadar olur” dedirten puan alacağımdan emin bir şekilde gireceğim. Öğretmenlik güzeldir. Bunu staj yaparken yaşamıştım. Bursa gibi yerde grafik sanatlarını okutacak Güzel Sanatlar Fakültesi olmadığından Grafik sanatları eğitimi veren Eğitim Fakültesi bünyesinde 4 yıl okumuştum. İyide oldu, sürekli “bana göre değil” dediğim öğretmenliğin staj bünyesinde bile insana nasıl bir karakter verdiğini anlamak güzel oldu.
Oysa Grafik Ana Sanat Dalı’nda okumaya başladığımız ilk günlerde bize söylenen ilk söz şu oldu: “Biz burada sanatçı yetiştirmiyoruz, öğretmen yetiştiriyoruz”. Dört yıl boyunca da “sanat nedir ne değildir, sanatçı kimlere denir” gibilerinden kalplaşmış bilgilerin beynimize sokulmaya çalışıldığı yer olmuştur. “Siz Picasso olamazsınız. Onun hayatını ve eserlerini öğrenin”. Karşıma çıkan her öğrenci Picasso tutkunu, bir şekilde hayranı. Picasso kopyası resimlerle dolup taşan atölyeler de çabası. “Siz tarz yaratmayın Picasso, Leonardo varken”… “siz hiç düşünmeyin Nietczhe , Descartes düşünmüşler daha önceden”… "Keşefidilecek birşey kalmadı senin için".. Herhalde bütün herşeyGombrich'in Sanatın Öyküsü kitabından ibaret sanırım.

Bu bana Ölü Ozanlar Derneği’nde bir diyalogu hatırlattı;
Eğitimcilerden biri Keating’e “Onları birer sanatçı olmaya özendirmekle büyük bir riske giriyorsunuz, John. Birer Rembrandt, Shakespeare yada Mozart olmadıklarını ayrımsadıklarında, buna onları inandırdığınız için sizden nefret edecekler."
Keating, "Siz ana noktayı kaçırmıssınız, Sanatçı değil, özgür düsünen kisiler."
"Daha on yedisinde olmak ve özgür düsünmek ha!" der diğer eğitimci…

Açık konuşmak gerekirse, çok bir şey alamadık okuldan. Çünkü öğretilenler o kadar daracık , kalplaşmış ezbere dayalı “Hadi al diplomayı, git” gibisinden eğitim birçok üniversitede ve hala sürmekte. Akademik eğitim böyleyken, ortaokul-lise dönemindeki eğitim nasıl beklenir? Edebiyat derslerinde kaç şair öğretilir. Kaçının üstü hala çizilmiş halde müfretdatta yer almaz.

Hangi okul olursa olsun, sonuçta bir okulun hedefi öğrenciyi tüm yönleriyle keşfetmelidir ve üretmesine düşünmesine olanak sağlamalıdır. Oysaki bahsedilen bir sanat okulunda özellikle öğretmen yetiştiriyorsa o okul, üretmeyi öğretmeli, teşvik etmelidir. Üretmeyen, hiçbir yapıt sunmayan, sanatçı kimliğini bir kenara atmış bir öğretmen sanat eğitiminde öğrenciye ne verebilir ki? Ne kadar sergi açar, bir şeyler sunarsa bu öğrenciye olumlu yansıyacaktır. Bu bir resim, fotograf.. yazı hangi alanda olursa olsun.

Staj yaptığım dönemde, çok parlak ileri de hedefler belirlemiş çocuklara rastladığımda mutlu olmuştum. Özellikle Dali’nin resimlerini 4 kişiden oluşan orta2 öğrencisine gösterdiğimde bir sayfa dolusu yorum çıktığını görmek beni şaşırtmıştı. Çünkü Sanat okulunda okuyan bile 3-4 satır yazdığı düşünülecek olursa bu kadar yorum bile kendilerini ifade etmeleri ve düşüncelerini yansıtmakta başarılı olduklarını gösteriyordu.

Bu çocuklar küçüksenmemelidir. Umarım bu çocuklar “Eğitim” adı altındaki kısıtlayıcı sisteme rağmen her şey istedikleri gibi olur.


Sevdiğim iki insan

Jan 27, 2007

Sabaha kadar bilgisayar başında yazı yazmak ne sıkıcıdır hele ödev oluyorsa.Okula gitme zamanı yaklaştıkça gerginliğimde artmıştı.Annem kahvaltıyı hazırlamış, beni bekliyordu ama ben yazıyı tamamlayıp diskete atmaya çalışıyordum. Ancak annem ısrarcı olunca bende olmaz diyordum hemen çıkmam gerek diye.Biraz tartışma yaşandı.Bende ses çıkarmadan evden çıktım. Sokak başına gelip arkama baktığımda balkondan bana bakıyordu her zaman ki gibi.Bu sefer el sallaması yoktu. Akşam telafi ederim diye düşündüm ve düşünceler içerisinde okula gittim.
Okula geldiğimde ödevlerle uğraştık teslim etmek için.Ardından evde içemediğim çayın acısını arkadaşlarıma ısmarlatarak giderdim. Yanıma sen geldin. Aramızda dünden kalan sorun vardı. Büyütülecek birşey değildi.İkimizde gereksiz olduğunu anlamış olmalıydık ki üzerine konuşmadık zaten geçiştirmiştik hiç olmamış gibi. Annemi sordun..sabahki olayı anlattım. "Üzülmüştür... hatalı sen olsan da, hata kendisindeymiş gibi kendisi özürdiler bir anne"..dediğinde şaşırmıştım.. "Nereden biliyorsun" dedim.. "Ben öyle yapardım onun yerine olsam"..
Sonra benden ajandamı istedin.Resim yapacağını sandım..Arada bir gülümseyerek olup bitenleri anlatırken bir yandanda defteri karalıyordun. Öylece geçti.Okuldaki vakiti geride bırakip Bursanın işlek caddesinde mekanımıza gittik.Saatler sonra evlerimize dağıldık.
Eve geldimde evde kimse yoktu. Odama geldiğimde bilgisayarımın üstünde not buldum.
"Canım oğlum.. sabah olup bitenler için özür dilerim. Seni çok seviyorum.Yemeği yaptım. Biz misafiliğe gittik dayınlara.."Sonra imzası..
Hayatımda hiç bu kadar etkilenmemiştim ve çok mutlu olmuştum. Söylediklerin aynen çıkmıştı.Belki de senden öğreneceğim çok şey vardı anladım. Ajandama baktım telefon etmek için o sırada ve orada not buldum "Dün olup bitenlerden dolayı üzgünüm.özür dilerim.Seni seviyorum arkadaşım" ..altında imzan yanında bugünkü tarih ve saat yazılıydı.

mart 2000 ,Bursa


Ben öğrenciyken..

Sat Sep 23, 2006


Öğrenci literatürüm

Alttan ve üstten ders almak,
Kopya çekmek,
Başkasının yerine imza atmak,
Derse uykulu gözlerle gelmek, arka bölümünde yer bulmaya çalışmak,
Derse çalışmak için toplanılan evde makarna partisi düzenlemek, ertesi gün hayal kırıklığına uğramak,
Birinci sınıfta sınıfça sinemaya eğlenceye geziye gitmek, ikinci sınıfta ise grup içi takılmak,
hoca yanlış bir bilgi verdiğinde düzeltmeye kalkmanın dersten kalmaya yol açacağını bilmek,
Gruplaşmak, grup içinde yalan rüzgarı oynamak, iki bilinmeyenli denklem gibi ilişikler kurmak,
Geleceğe ilişkin müthiş projeler üretmek, mezun olduğunda dünyanın kaç bucak olduğunu görmek.
Triplere girmek, kompleks edinmek, kıskançlık krizlerine girmek,Hoşlandğımız kızın dersini almak,
Ders esnasında gizlice kızla elele olmak,
Erkek öğretim görevlilerin kız öğrencilerle olan mülakatında kapının kilitli olduğunu görmek,
Bütün işleri son geceye bırakmak, uykusuz okula gelip herkese küfretmek,
Gece uyumamak için ocağa konulan çayı unutmak, sabah demlikte suyun kalmadığını görmek,
Kızların oluşturduğu grupta entel dantel konuşup birini gözüne kestirmek ,
Okul çıkışından sonra şehir merkezinde çay ve benzeri şeyler içmek, grupça gezmek,
Dedikodu yapmak, ispiyonlamak, birbirine düşürmek,
Piknik düzenlemek, gezi düzenlemek, şehir dışına gizlice kaçamak yapmak,
nostajik olsun ebabında ,samimi biçimde grupça fotoğralar çekmek, yıllar sonra onlara hiç bakmamak,
okula kitap getirip ben kitap okuyorum yapmak, bir de anlıyormuş gibi dipnotlar yazmak,
"Ben bu okulu özlemem" deyip mezun olduğunda özlemeye kalkmak...


Yazmadan da Yaşayabilirseniz yazmayın..

Tue Sep 19, 2006

Dün gece Kültürel yayın yapan bir derginin Yahoo grubundan gelen e-maillere bakıyordum. Haziran 2004 ünden beri 700 e yakın e-mail.Hikayeler , yaşama bakış,yaşamın anlamını anlatan yazılar... Bunların çoğuda alıntılar.Bu e-mailleri yollayanların yazıları falan değil açıkçası. Bende forum niteliğinde sanIp üye olmuştum ama herkes bir başkasının yazısını alIp yollamış. "Ben bir yazı yazdım..Düşüncelerimi paylaşmak istiyorum" diyen birini görmedim.

Yazıların çoğu Can dündar'a ait ( ve bir kaç yazar daha var ) ve tüm yazıları e-mail olarak, değişik kişiler tarafından tekrar tekrar yollanmış olması. Bu sadece bu gruba has bir şey değil diğer sitelerde de bu mevcut. Bu gruba üye olanlar öğretmen, memur, sanatçı vs.. gibi üniveriste bitirdiği belli olan okumaya meraklı insanların oluşturduğu kitle.

Vahim olarak görüp sorduğum soru şu: "Sizin hiç mi hayatınız yok.Sizin hayatınızı Can Dündar mı yazıyor?"

Karşınızda ki insana, "benimde bir hayatım var anlatabilirim. Sabah mutlu şekilde uyandım.İşe giderken herkese günaydın dedim..ama herkes asık suratlıydı.Tam umutsuzluğa düşmüşken biri bana gülümsedi ve mutlu oldum".. Bunu yazın en azından başlangıç olsun sizin için. Daha sonra nedenlerini yazarsınız. Çok daha sonra belki hikayeler çıkarırsnız.Ama bunu yapamazsınız, gerek yok yazmaya "Nasıl olsa Can Dündar yazar bizim için. O bizim düşüncelerimizi en şekilde yazan romantik adam".

Aşk nedir? Sevgi nedir? Dostluk nedir? Paylaşmak nedir? Hepsinin cevabı Can Dündar'da. Peki siz hiç mi aşık olmadınız? Sevgiyi hiç mi tatmadınız? Hiç mi dost olmadınız şimdiye kadar? Paylaşma mutluluğunuzu hiç mi yaşamadınız? ..bunları yazmaya değer bulmadınız mı? Utandınız , çekindiniz, anlatamadınız... bu zor değil aslında.Ama gerek yok ki yazarı var. O yazar bizim için nasılsa. Aşk işte bu. Aşkın tarifi....Can Dündar yazsa tersini "Aşk yoktur, sevgide yoktur ,dostluğa hiç inanmayın,paylaşmayın" derse onuda mı kabul edip benimseyeceksiniz. Size sorulduğunda "dostluk nedir?" diye, sizde "Can Dündar diyor ki, sen ağladığında,onun gözünden de yaşlar gelmeliymiş." diyemi cevap vereceksiniz..

Can Dündar okuyucusuyum bende. Ama bu Can Dündar'ı iliklerime kadar benimsemiş olmam anlamına gelmiyor. Onun yazı tarzı ve hayatı, o küçük farkedemedimiz detayları algılayış açısı dolaysıyla önemsediğim bir yazar.

Benim kısaca vurgulamak istediğim, internet ortamına girip bu alıntıları yaparlarken kendi düşüncelerini de birkaç satır da olsa yansıtabilmek olmalı.Yazmıyor yada yazamıyorsanız,şunu yapın.. Can Dündar'ı gerçekten anlıyorsanız, onun yazılarını uygulamaya geçirin hayata. Diyorsa ki "Olsun varsın! Paylaşırım." ..paylaşın.. diyorsa ki "Olsun varsın! Yinede koşulsuz Severim." sevin öyleyse..


Sevgilerle....


Photoshop Magazin dergisinin Ocak 2008 kapağı. Aradan on yıl geçmiş. O güne kadar Deviantart dışında resim yüklemiyordum. Photoshop Maga...