Deviantart yazılarından

Carlo ve ben..

Meşhur bir fıkra vardır.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesi..... İşin ilginç yanı bu fıkrayla benim yollarım çok kesişti..

Üniversite birinci sınıfındayken arkadaşım bana :
"Erdinç sen fiat fabrikasında çalışan Carlo'nun hikayesini biliyorsun değil mi?"
"Evet biliyorum, severim o fıkrayı.."
"Ya seni görünce hep o fkra aklıma gelir"...
"Neden ki.."
"Okulun daha ilk senesi okulda tanımadığın adam yok..Ne iştir?"
"Valla bilmem.."

Okul bitti..çalışmaya başladım.. Ama iş yerindeki arkadaşım bu sefer:
"Çakal Carlos.." diye tutturdu.. tabii en sonunda sordum..
"Bu Carlos ta neyin nesi?.. "
"Bir fıkra varya.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"Eeee..."
"Seni görünce aklıma geliyor bu fkra.."

Aradan iki yıl daha geçti.. İstanbul'da bir ajansta çalışıyorum.. Patronum bana:
"Ya bir fıkra var bilirimsin.. Fiat fabrikasında çalışan Carlo"
"bilirim.." dedim.. adamın şişman göbeği gülmesiyle sallanmaya başladı...
"Ne bilim seni görünce bu fkra aklıma geliyor"

İkiyıl daha geçti..Bu sefer askerdeyken çok samimi olduğum bir Uzman çavuş;
"Çavuş Carlo..Carlo Çavuş ne zaman resmimi yapıcan" diye tuttururdu..
"Bu Carlo daneyin nesi komutanım.. "
"Fiat fabrikasında çalışan Carlo'yu bilirsin hani bir fıkra varya.Papayıda tanıyormuş..Nebilim seni görünce o fkra aklıma geliyor"

Fıkrası.. ( tam yirmi yıl önce Hürriyet Gazetesi Hasan Pulur fıkralarını yayınladığı bir kitapçıkta bu fıkra yer alırdı..)

"De Gaulle Cumhurbaşkanıyken Italya yı resman ziyaret etmiş. Gezi programında Fiat otomobil fabrikaları da varmış. Fabrikada dolaşırken
De Gaulle birden :
- ""Oooo Carlo! Sen burada mısın?"" diye bağırmış ve makinenin başında çalışan bir işçiye doğru yürümüş. işçide :
- ""Vay Charles!"" diye De Gaulle e dönmüş, kucaklaşmışlar. Herkes
şaşırmış. Koca De Gaulle ve işçi Carlo! De Gaulle yanındakilere :
- ""Carlo benim eski arkadaşımdır"" demiş. ""Çocukluğumuz beraber geçti.
Çok iyi insandır"", demiş.
Fabrikanın yöneticileri hemen atılmışlar.
- ""Bizim de en iyi işçimizdir. Çok severiz kendisini!""

Bir süre sonra italya yı Nixon ziyaret etmiş. Onu da aynı fabrikaya
götürmüşler. O da aynı bölüme gelince :
- ""O Carlo!"" diye haykırmış:
- ""Sen buradasın ha!""
- ""Vay Nik! Bu ne tesadüf? Bunca yıl sonra seni görmek...""
Sarılıp kucaklaşmışlar ve tekrar görüşmek ümidiyle vedalaşmışlar. Bu arada Nixon Carlo yu Beyaz Saray a çağırmış. Herkes şaşkın. Nixon gidince Carlo yu italyan Dışişleri Bakanlığın dan çağırmışlar:
- ""Hadi De Gaulle çocukluk arkadaşında. Ya Nixon u nereden tanıyorsun?""
Carlo gülmüş:
- ""Gençliğimde Amerika ya gitmiştim. Bir gangsterlik olayına adım karışmıştı. Nixon da çiçeği burnunda bir avukattı. Beni savundu ve beraat ettim. O zamandan beri dostuz.""

Sonra bir gün italya yı Sovyet Başbakanı Kosigin ziyaret etmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırmışlar. Ve aynı hikaye devam etmiş:
- ""O Carlo yoldaş! Nasılsın? Seni bunca yıl sonra burada görmek beni çok sevindirdi.""
- ""Vay Kosigin! Ne günlerdi onlar. Şimdi oturup iki tek votka atsak ne güzel olurdu.""
Herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacak.Kosigin, yoldaş Carlo yu Moskova ya davet etmiş, o da :
- ""Fırsatını bulursam gelirim."", demiş
- ""Ama bu patronlar insana hiç fırsat verir mi?""
Kosigin gider gitmez, fabrikanın müdürü Carlo yı çağırmış:
- ""Yahu hepsini anladık ama Kosigin i nereden tanıyorsun?""
- ""Ben eski komünistim. Biz birbirimizi tanırız.""
Müdürün tepesi atmış:
- ""Sen böyle herkesi tanırmısın?""
- ""Tanırım ya!""
- ""Şimdi bana Papa yı da tanıdığını söyleyeceksin herhalde!""
Carlo müstehzi olmuş.
- ""O ne biçim laf? Elbette Paul benim en iyi arkadaşımdır.""
Müdür hırsından kıpkırmızı kesilmiş.
- ""Palavra atma yahu! Sen Papa yı nereden tanıyacaksın?. Hem de arkadaşınmış... Lafa bak.""
işçi Carlo gayet soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- ""Ben iddiaya girmem, girenleride sevmem. Ama size dediklerimin doğruluğunu ispat edebilirim. Bu pazar Vatikan a gidelim. Orada benim Papa nın arkadaşı olup olmadığımı görürsünüz.""

Müdür pazar gününü iple çekmiş. Sabah erkenden Carlo nun evine arbasını göndermiş ve buluşup Vatikan a gitmişler. Vatikan meydanı ana baba günüymüş. Biraz sonra Papa balkona çıkıp halkı takdis edecekmiş. Bu arada Papa yı merak eden herdinden ve milletten insan meydanı doldurmuş.

işçi Carlo müdürü bir elektrik direğinin dibine bırakıp, kalabalığı yarmış ve Vatikan Sarayı nın kapısından içeri girmiş. Müdür şaşırmış ama, ""Dur bakalım!"" diye kendi kendini teselli etmiş..Biraz sonra balkonun kapısı açılmış ve Papa ile Carlo kolkola yürümüşler. Hem de gülerek. Papa ıristiyanları takdise başlarken Carlo da sağa sola bakarak müdürü aramış. Bir de ne görsün koca müdür birseksen uzanmış, yerde yatıyor ve etrafındakiler kendisini ayıltmaya çalışıyorlar. Caorlo hemen Papa ya dönüp
- ""Bana müsaade, bizim müdür bayılmış"" diyerek ayrılmış.
Koşup müdürün yanına gelmiş. Birini elinde kolanya müdürü ayıltmaya çalışıyor. Carlo dayanamayıp sormuş:
- ""Ne oldu bu adama?""
- ""Bilmiyoruz! Siz Papa yla balkonda görününce arkasında duran iki japon
-Allah Allah! Şu adam bizim Carlo! Ama yanında duran adam kim?dediler ve bu da düşüp bayıldı



Bir kış Masalı
Gözlerimi açtığımda annemi yanıbaşımda bulmuştum gülümsemesiyle.Gözlerimi açmaya çalışırken odanın duvarlarının aydınlandığını anlayınca yataktan çıkıvermiştim
-Anne demiştim sana bugün yağacak diye..
ve pencereden karın etrafı nasıl örttüğünü seyretmeye başlamıştım.
- Nerden biliyordun bugün yağacağını dedi annem.
- Geçen yıl 2 aralıkta yağmıştı anne, ondan biliyorum.
Öyle sabırsızdım ki dışarı çıkmak için.Okul elbiselerini giyip çıkacaktık nasılsa yarı yolda tatil olduğunun haberini alı p eve geri dönecek ve oyunlarımızı oynayacağız karda.. Herşeyi ezberlemiştim bu güzel yerde..Bütün kışlar aynı kurallar geçerliydi.
Saatlerce , dizleri geçen kar altında kardan adamımızı da ihmal etmezdik.Eve geldiğimde sobanın karşısına geçip ısınırken annem ellerimi ovalıyordu. Birazdan yine dışarı çıacağımı bildiğinden yeni elbiseleri verirdi..çıkardıklarımıda sobada kuruturdu.
Akşam komşularında gelmesiyle ev hareketlenirdi.Televizyon nasılsa çekmeyecek bu havada Dallas'ın J.R ıdan , Küçük ev den, kalimerodan mahrum kalacaktık ama oyunlarımız vardı bizim..Nasıl çabucak geçerdi saatler. Babalar masa başında okey oynar, anneler örgülerini alı p aralarında dedikodu yaparlardı. Kocalarını çekiştirmek olurdu ve masadakilerin kulağına gittiğinde aralarında tatlı atışmalar yaşanırdı..
Gece olduğunda yağan pencereden kardan adama bakardım yağan karla biraz daha büyüyordu.Elimizle yaptığımız dost.. sonunda güneş açtı.. o yavaşça küçülmeye başladı gün geçtikçe..
- Üzülme hiç erimeyecek dostların olacak. Onlarla oynamalısın şimdi.Arkadaşların ordalar bak.. dedi annem.
Aralarında hiç erimeyecek dostum vardı ve aradan yirmi beş yıl sonra büyük şehirlerde yaşadıklarımızı es geçip konuşuruz o günleri.

Ellerim şimdi daha çok üşüyor bu uzak şehide.Gülümsediğime bakma anne, gerçekleri anlatamam, sevimsiz tatsız şeyler.Ellerimi tutup, ovala ısıtmak için..sonra gülümse her zamanki, gibi..Tek değişmeyen sensin bildiğim..

23 aralık 2008




Arkası Yarın

17 Temmuz 2008

Başlamasına az bir süre kala, kahvaltı sofrasına oturmak için telaş yaşanırdı. Biraz okuldan biraz mahalleden konuşulur sonra derin bir sessizliğe bürünürdü soframız.

Ve ..09.40…
“Arkası Yarın… On küçük zenci..7.bölüm diyerek anons duyulur dünün özetiyle başlardı. O yirmi dakika boyunca bardağa boşalan çayın sesinden başka şey duyulmazdı. Bazen annem dürter “oğlum ye bir şeyler” diye..bende ağırdan yerken dikkatlice dinlemeye verirdim. O anlarda sokaklar tenha bir sessizlik kaplardı. Televizyonun henüz yayın saatinin başlamadığı o saatte her evde ve işyerinde radyolar açık olur, başına dikilip dikkatlice bu radyo oyununu dinlerlerdi. Soluk aldığımız hayat duruyor, başka bir hayat yerini alıyordu. Başka insanların sesleriyle kafamızda kendimize dünya yaratırdık o vakitler. Bir radyo oyunu nasıl etkili olabilir?

1939 da H.G.Wells’in “Dünyalar Savaşı” adlı romanını radyo oyununa uyarlayan Orson Welles henüz 21 yaşındaydı. Bir şehri bir saat içinde yollara dökebileceğini,radyonun etkisini en bariz biçimde göstermişti. Biraz kurnazlık gerektiren durumdu. Normal yayın akışıymış gibi müzikler yayınlarken arada telsiz konuşmaları geçer “uzaylılar dünyayı işgal ediyorlar kaçın!!”.Halk paniklenip yollara koyulur.Kilometrelerce kuyruk birikmiştir yollarda. Saatlerce halka ne kadar “bu bir radyo oyunudur, lütfen evinize dönün “dense de halk bir kere korkmuştur. Bu da radyonun ne kadar etkin olabileceğini gösteren örnek.

Arkası Yarın genelde polisiye ağırlıklı olurdu.“siz cinayet işlendiği saatte neredeydiniz..ne yapıyordunuz?” sorusu en heyecanlı anıdır. Oyunun en akıllı adamı dedikleri dedektif ya da komiser olayları çözmüş etrafındaki kişileri bir salonda toplayp sorular sormaktadır. Herkes şuphelidir o an. Kaçamak cevaplar, şupheli hareketler görülmektedir ve çoğu İngiliz polisiye oyununda bu tip sahneler yer almaktaydı. Bir vapurla turne düzenlenir ya da ıssız bir adada bir malikânede en seçkin on misafir davet edilir. Bir tanesi de mutlaka polis olur ya da olayı çözmekle vakıf eleman. Madem cinayet işleyeceksin niye böyle adamları çağırırsın diye sorar insan. Olacak tabii romanı yazan kişiye göre, yoksa tadı tuzu olmaz. İnsanın aklına bir sürü soru gelir. “Acaba Agatha Christie roman yazmak için cinayet işlemişmiydi? Bu kadar ayrıntıyı nasıl düşünüyordu? En önemlisi kendisi bir katilmiydi?Aşk romanı yazamaz mıydı? bir psikopat mı? Neden niçin?”

On küçük zenci bu polisiye romanlarından biriydi. Emekli yargıç adasında yalnız kalmış canı sıkılmış, vakit geçireyim diye kurban olabilecek on seçkin misafir çağırmış. Misafirler birbirlerini görmemişlerdir hiç ve Olayın dayandığı konu bir şiire dayanmaktadır ve işin ilginç yanı da hepside cinayete karışmıştır. Yargıç daha önce delil yetersizliğinden serbest olan kişileri çağırp adaletin yerine gelmesini istemiş, kendi adaletiyle cezalandırmak istemiştir. Böylece vicdanı da rahatlamış şekilde hayatın geri kalanını huzurlu ve kafaya bir şey takmamış şekilde geçirecektir amacı. Bölümler geçtikçe kurbanlar şiirdeki gibi ölmeye başlamıştır ve hepsinin odasının duvarında bu şiir vardır.

on küçük zenci yemeğe gitti, birinin lokması boğazına tıkandı. kaldı dokuz,
dokuz küçük zenci geç yattı, sabah biri uyanamadı, kaldı sekiz,
sekiz küçük zenci devon’u gezdi, biri geri dönmedi. kaldı yedi,
yedi küçük zenci odun kırdı biri baltayı kendine vurdu. kaldı altı,
altı küçük zenci bal aradı, birini arı soktu. kaldı beş,
beş küçük zenci mahkemeye gitti, biri tutuklandı. kaldı dört,
dört küçük zenci yüzmeye gitti, birini balık yuttu. kaldı üç,
üç küçük zenci ormana gitti, birini ayı kaptı. kaldı iki,
iki küçük zenci güneşte oturdu, birini güneş çarptı. kaldı bir zenci.
bir küçük zenci yapayalnız kaldı. gidip kendini astı. kimse kalmadı.

İlk geceden başlayarak tuhaf ve gizemli olaylar birbirini izlerken arada bir sofrada birbirimize şupheli bakar gibi olurduk.
“O bıçakla ne yapacaksın!!!”..
“Ekmeği doğrayacağım… sonra seni “
“Anne ya..bana ne diyor bu”
Saat 10.00
“ …On küçük zenci oyunumuzun 7.bölümünü dinlediniz yarın aynı saatte 8.bölümüyle buluşmak ümidiyle..”

Hayat normale dönerdi. Her şey yerli yerinde, esrarengiz biçimde kaybolan yok, eksik yok yemeğe devam öyleyse! Dışarıda elinde topu kadro kurmak için eleman toplayan komşunun çocukları “hadi gelin maç yapalım”.. On kişi oluyorduk topu topu. Maç esnasında arkası yarını aratmayan türden eksilmeler oluyordu. Birinin annesi çağırır, biri babası ona yasaklamıştır babası gelip peşinden koşmuştur.Biri tv izlemek için evine ,biri çarşıya, biri canı sıkılp oyundan çıkar,biri ders yapmaya,birinin kardeşi gelir zorla gezmeye götürür, biri kaleye ben geçmem diyip oyunu terk eder.. biri de “ee napcaz . Ben gidiyorum ya kimse yok” der..kalır bir kişi.

Akşam bir arkası yarın kuşağı daha olurdu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Baykal Saran’nın bir zamanlar sesiyle hayat verdiği Büyükbaba. Sonra akşamları bir roman bir hikaye. Fondaki müzik Greensleeves. 25 yıl sonrasında da aynı müzik. Bazı şeylerin değişmemesi için çaba gösteren insanları seviyorum.

Uyku vakti ..derken uyanmışım. Nasıl , ne şekilde yattığımı bile hatırlamıyorum.Herkes uykuda ve gün ışığının ilk saatlilerine şahit oluyordum. Herkes uyanana kadar bir şeyler karalamaya,çizmeye koyulurken,pencereden görünen manzaraya gözüm takılırdı. Fabrikanın bacalarından olanca büyüklüğünde dumanın gökyüzüne karışırken çıkan grilik fabrikanın sevimliliğinden eser bırakmıyordu.

ve saatler geçti.Sesler arttı telaş içinde.

Ve susma vaktidir az sonra

09.40..arkası yarın...






Valentine's day

Thu Feb 14, 2008

Kimi için mutlu gündür.. kimi için yalnızlık.. kimi için para tuzağı diye anlamsız bulduğu gün..ama hergünün sevgililer günü olması ne kadar güzel olurdu kimbilir. İsterseniz birlikte isterseniz yalnız... ne fark eder? hayatta birini çok sevmenin ya da seviliyor olmanın sevinci olmalı .sevenler için hergün..ama fark edemeyenler içinse bir güne mahsus... Soğuk günler için fazladan eldivenleriniz olsun.. yağmurlu günler için iki kişilik şemsiyeleriniz..
Aşk her zaman ve her yerde.. eğer hala aşkı yaşayamıyorsanız, onu yaratmaya bakın...

sevgililer gününüz kutlu olsun..


Bugün bayram erken kalkın çocuklar.

Fri Oct 12, 2007

Küçük bir kasabada büyük bir heyecanla uyanmak vardı...

Annemin “hadi oğlum kalk”deyişiyle başlardı Barış'ın şarkısı. Çok erken bir saatte , evde koşuşturmacalar, bir telaş. Yeni elbiseler, yeni ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Babamın geçmeyen sigara kokusu, annemin o içten sevgi dolu sarılması ve daha dün kavgaya tutuştuğumuz dört kardeşimle barışmalarımız… Kapının erkenden çalınışı.. Mahallenin tanıdık çocuklarının sabırsızlığı..Koro halinde ”Bayramınız kutlu olsun” derlerdi. Ardından annesinin mesajını iletirlerdi.." Annem diyor ki bugün öğleden sonra bayramlaşmaya gelecekmişiz"..Anemde "müsaitiz" gelsinler diyordu... biraz utangaç çekingen olan çocuklara fazladan şeker verirdi annem. Gülümsemesi başka olurdu çocuğun… Aradan saatler geçer, ilk misafirler ağırlanır. Daha sonra misafirliğe gidilirdi. Bazen okuldan gelirken uğradığım sanki evimmişim gibi hissettiğim evlerdi. Gün boyu süren bitmeyecekmiş gibi sandığım ziyaretlerden sonra çok sabırsızlandığım dedemin yaşadığı kasabaya yola koyulurduk. İki gün boyunca o kasabanın çocuklarla yeni oyunları, yeni yerleri keşfederdik. Bayram tekrar kendi kasabamıza, eve dönmemizle biterdi.

Sonra büyük bir şehre geldik. “hadi oğlum kalk”. Çok erken bir saat , evde koşuşturmacalar, bir telaş. Bu sefer ütülenmiş elbiseler, yeni boyanmış ayakkabıların heyecanı derken bayramlaşmayla başladık ailece. Barış'ın şarkısı biraz teselli ederdi. Geçmiş bayramlardan kalan en güzel anıydı belki de.. Babamın artık özlemini duyduğum sigara kokusundan uzak , annemin aynı sevgi dolu sarılması ve iki kardeşimle çocukluk günlerini aratan bayramlaşmamız.. “ Abimler yarın gelecekler anne” dediğimde annemin “buna da şükür” diyordu. Torunların etrafta birbirini kovalaması onu mutlu ediyordu. Kapı çalınıyor. Çocuklar şeker istemeye geldiklerinde kimin ailesi olduğunu bilmeden annem şekerlerini veriyordu. Aynı yörenin çocukları değildi.. başka şehirler başka yörenin çocukları, birlikte aynı amacı güdüyordu kapı önünde. Bu bayramın güzelliğiydi. Misafirler çok değil artık. Kimlerin geleceği belliydi. Artık telefonlarla kaçta gelineceğini haber veriliyor, uzak yerlerde ki yakınlara telefonla ulaşılabiliyordu. Bense bayram coşkusunu arkadaşlarımla paylaşıyordum üç gün boyunca.

Sonra çok büyük bir şehre geldik. ”Bayram mı bugün? Unutmuşum” dercesine geçen, Barış'ın her geçen bayramda nelerin kaybolup gittiğini anladığım, içimi daha çok titreten o şarkısı buruk bir sevinci derinleştiriyordu adeta. Telefonlarla, maillerle kutladığımız bayramlar.. arkadaşlarımdan uzak, ailemden uzak. Kapıların daha sağlam kilitlendiği, çalınan zile “kim o?” dendiği, onca insanın yaşadığı apartmanda birbirini görmeden geçen, bayramın tatil gibi görünup uzak yerlere gitmeyi tercih ettiğimiz bir yaşam biçimi var artık.

Eski kartpostallara bakıyorum. 1979,80,81,82,…86, 89…. Dolmakalem ve tükenmez kalemle yazılmış, bayram dileklerin yazıldığı bugün içinde bulunduğum, hayalini kurduğum şehrin fotosunun bulunduğu kartpostallar.

“Ah İstanbul, küçük bir şehrin, küçük bir kasabası kadar olamadın” diyorum o güzel çocukluğumun kasabasını anaraktan..ve şimdi o kasabanın hayalini kuruyorum..

Bayramınız kutlu olsun..

Sevgiler.


Sanat nedir, ne degildir...

Sun Jun 24, 2007

Bu hafta sonu KPSS sınavı var. Çalışmadım yine ve yine “eh bu kadar olur” dedirten puan alacağımdan emin bir şekilde gireceğim. Öğretmenlik güzeldir. Bunu staj yaparken yaşamıştım. Bursa gibi yerde grafik sanatlarını okutacak Güzel Sanatlar Fakültesi olmadığından Grafik sanatları eğitimi veren Eğitim Fakültesi bünyesinde 4 yıl okumuştum. İyide oldu, sürekli “bana göre değil” dediğim öğretmenliğin staj bünyesinde bile insana nasıl bir karakter verdiğini anlamak güzel oldu.
Oysa Grafik Ana Sanat Dalı’nda okumaya başladığımız ilk günlerde bize söylenen ilk söz şu oldu: “Biz burada sanatçı yetiştirmiyoruz, öğretmen yetiştiriyoruz”. Dört yıl boyunca da “sanat nedir ne değildir, sanatçı kimlere denir” gibilerinden kalplaşmış bilgilerin beynimize sokulmaya çalışıldığı yer olmuştur. “Siz Picasso olamazsınız. Onun hayatını ve eserlerini öğrenin”. Karşıma çıkan her öğrenci Picasso tutkunu, bir şekilde hayranı. Picasso kopyası resimlerle dolup taşan atölyeler de çabası. “Siz tarz yaratmayın Picasso, Leonardo varken”… “siz hiç düşünmeyin Nietczhe , Descartes düşünmüşler daha önceden”… "Keşefidilecek birşey kalmadı senin için".. Herhalde bütün herşeyGombrich'in Sanatın Öyküsü kitabından ibaret sanırım.

Bu bana Ölü Ozanlar Derneği’nde bir diyalogu hatırlattı;
Eğitimcilerden biri Keating’e “Onları birer sanatçı olmaya özendirmekle büyük bir riske giriyorsunuz, John. Birer Rembrandt, Shakespeare yada Mozart olmadıklarını ayrımsadıklarında, buna onları inandırdığınız için sizden nefret edecekler."
Keating, "Siz ana noktayı kaçırmıssınız, Sanatçı değil, özgür düsünen kisiler."
"Daha on yedisinde olmak ve özgür düsünmek ha!" der diğer eğitimci…

Açık konuşmak gerekirse, çok bir şey alamadık okuldan. Çünkü öğretilenler o kadar daracık , kalplaşmış ezbere dayalı “Hadi al diplomayı, git” gibisinden eğitim birçok üniversitede ve hala sürmekte. Akademik eğitim böyleyken, ortaokul-lise dönemindeki eğitim nasıl beklenir? Edebiyat derslerinde kaç şair öğretilir. Kaçının üstü hala çizilmiş halde müfretdatta yer almaz.

Hangi okul olursa olsun, sonuçta bir okulun hedefi öğrenciyi tüm yönleriyle keşfetmelidir ve üretmesine düşünmesine olanak sağlamalıdır. Oysaki bahsedilen bir sanat okulunda özellikle öğretmen yetiştiriyorsa o okul, üretmeyi öğretmeli, teşvik etmelidir. Üretmeyen, hiçbir yapıt sunmayan, sanatçı kimliğini bir kenara atmış bir öğretmen sanat eğitiminde öğrenciye ne verebilir ki? Ne kadar sergi açar, bir şeyler sunarsa bu öğrenciye olumlu yansıyacaktır. Bu bir resim, fotograf.. yazı hangi alanda olursa olsun.

Staj yaptığım dönemde, çok parlak ileri de hedefler belirlemiş çocuklara rastladığımda mutlu olmuştum. Özellikle Dali’nin resimlerini 4 kişiden oluşan orta2 öğrencisine gösterdiğimde bir sayfa dolusu yorum çıktığını görmek beni şaşırtmıştı. Çünkü Sanat okulunda okuyan bile 3-4 satır yazdığı düşünülecek olursa bu kadar yorum bile kendilerini ifade etmeleri ve düşüncelerini yansıtmakta başarılı olduklarını gösteriyordu.

Bu çocuklar küçüksenmemelidir. Umarım bu çocuklar “Eğitim” adı altındaki kısıtlayıcı sisteme rağmen her şey istedikleri gibi olur.


Sevdiğim iki insan

Jan 27, 2007

Sabaha kadar bilgisayar başında yazı yazmak ne sıkıcıdır hele ödev oluyorsa.Okula gitme zamanı yaklaştıkça gerginliğimde artmıştı.Annem kahvaltıyı hazırlamış, beni bekliyordu ama ben yazıyı tamamlayıp diskete atmaya çalışıyordum. Ancak annem ısrarcı olunca bende olmaz diyordum hemen çıkmam gerek diye.Biraz tartışma yaşandı.Bende ses çıkarmadan evden çıktım. Sokak başına gelip arkama baktığımda balkondan bana bakıyordu her zaman ki gibi.Bu sefer el sallaması yoktu. Akşam telafi ederim diye düşündüm ve düşünceler içerisinde okula gittim.
Okula geldiğimde ödevlerle uğraştık teslim etmek için.Ardından evde içemediğim çayın acısını arkadaşlarıma ısmarlatarak giderdim. Yanıma sen geldin. Aramızda dünden kalan sorun vardı. Büyütülecek birşey değildi.İkimizde gereksiz olduğunu anlamış olmalıydık ki üzerine konuşmadık zaten geçiştirmiştik hiç olmamış gibi. Annemi sordun..sabahki olayı anlattım. "Üzülmüştür... hatalı sen olsan da, hata kendisindeymiş gibi kendisi özürdiler bir anne"..dediğinde şaşırmıştım.. "Nereden biliyorsun" dedim.. "Ben öyle yapardım onun yerine olsam"..
Sonra benden ajandamı istedin.Resim yapacağını sandım..Arada bir gülümseyerek olup bitenleri anlatırken bir yandanda defteri karalıyordun. Öylece geçti.Okuldaki vakiti geride bırakip Bursanın işlek caddesinde mekanımıza gittik.Saatler sonra evlerimize dağıldık.
Eve geldimde evde kimse yoktu. Odama geldiğimde bilgisayarımın üstünde not buldum.
"Canım oğlum.. sabah olup bitenler için özür dilerim. Seni çok seviyorum.Yemeği yaptım. Biz misafiliğe gittik dayınlara.."Sonra imzası..
Hayatımda hiç bu kadar etkilenmemiştim ve çok mutlu olmuştum. Söylediklerin aynen çıkmıştı.Belki de senden öğreneceğim çok şey vardı anladım. Ajandama baktım telefon etmek için o sırada ve orada not buldum "Dün olup bitenlerden dolayı üzgünüm.özür dilerim.Seni seviyorum arkadaşım" ..altında imzan yanında bugünkü tarih ve saat yazılıydı.

mart 2000 ,Bursa


Ben öğrenciyken..

Sat Sep 23, 2006


Öğrenci literatürüm

Alttan ve üstten ders almak,
Kopya çekmek,
Başkasının yerine imza atmak,
Derse uykulu gözlerle gelmek, arka bölümünde yer bulmaya çalışmak,
Derse çalışmak için toplanılan evde makarna partisi düzenlemek, ertesi gün hayal kırıklığına uğramak,
Birinci sınıfta sınıfça sinemaya eğlenceye geziye gitmek, ikinci sınıfta ise grup içi takılmak,
hoca yanlış bir bilgi verdiğinde düzeltmeye kalkmanın dersten kalmaya yol açacağını bilmek,
Gruplaşmak, grup içinde yalan rüzgarı oynamak, iki bilinmeyenli denklem gibi ilişikler kurmak,
Geleceğe ilişkin müthiş projeler üretmek, mezun olduğunda dünyanın kaç bucak olduğunu görmek.
Triplere girmek, kompleks edinmek, kıskançlık krizlerine girmek,Hoşlandğımız kızın dersini almak,
Ders esnasında gizlice kızla elele olmak,
Erkek öğretim görevlilerin kız öğrencilerle olan mülakatında kapının kilitli olduğunu görmek,
Bütün işleri son geceye bırakmak, uykusuz okula gelip herkese küfretmek,
Gece uyumamak için ocağa konulan çayı unutmak, sabah demlikte suyun kalmadığını görmek,
Kızların oluşturduğu grupta entel dantel konuşup birini gözüne kestirmek ,
Okul çıkışından sonra şehir merkezinde çay ve benzeri şeyler içmek, grupça gezmek,
Dedikodu yapmak, ispiyonlamak, birbirine düşürmek,
Piknik düzenlemek, gezi düzenlemek, şehir dışına gizlice kaçamak yapmak,
nostajik olsun ebabında ,samimi biçimde grupça fotoğralar çekmek, yıllar sonra onlara hiç bakmamak,
okula kitap getirip ben kitap okuyorum yapmak, bir de anlıyormuş gibi dipnotlar yazmak,
"Ben bu okulu özlemem" deyip mezun olduğunda özlemeye kalkmak...


Yazmadan da Yaşayabilirseniz yazmayın..

Tue Sep 19, 2006

Dün gece Kültürel yayın yapan bir derginin Yahoo grubundan gelen e-maillere bakıyordum. Haziran 2004 ünden beri 700 e yakın e-mail.Hikayeler , yaşama bakış,yaşamın anlamını anlatan yazılar... Bunların çoğuda alıntılar.Bu e-mailleri yollayanların yazıları falan değil açıkçası. Bende forum niteliğinde sanIp üye olmuştum ama herkes bir başkasının yazısını alIp yollamış. "Ben bir yazı yazdım..Düşüncelerimi paylaşmak istiyorum" diyen birini görmedim.

Yazıların çoğu Can dündar'a ait ( ve bir kaç yazar daha var ) ve tüm yazıları e-mail olarak, değişik kişiler tarafından tekrar tekrar yollanmış olması. Bu sadece bu gruba has bir şey değil diğer sitelerde de bu mevcut. Bu gruba üye olanlar öğretmen, memur, sanatçı vs.. gibi üniveriste bitirdiği belli olan okumaya meraklı insanların oluşturduğu kitle.

Vahim olarak görüp sorduğum soru şu: "Sizin hiç mi hayatınız yok.Sizin hayatınızı Can Dündar mı yazıyor?"

Karşınızda ki insana, "benimde bir hayatım var anlatabilirim. Sabah mutlu şekilde uyandım.İşe giderken herkese günaydın dedim..ama herkes asık suratlıydı.Tam umutsuzluğa düşmüşken biri bana gülümsedi ve mutlu oldum".. Bunu yazın en azından başlangıç olsun sizin için. Daha sonra nedenlerini yazarsınız. Çok daha sonra belki hikayeler çıkarırsnız.Ama bunu yapamazsınız, gerek yok yazmaya "Nasıl olsa Can Dündar yazar bizim için. O bizim düşüncelerimizi en şekilde yazan romantik adam".

Aşk nedir? Sevgi nedir? Dostluk nedir? Paylaşmak nedir? Hepsinin cevabı Can Dündar'da. Peki siz hiç mi aşık olmadınız? Sevgiyi hiç mi tatmadınız? Hiç mi dost olmadınız şimdiye kadar? Paylaşma mutluluğunuzu hiç mi yaşamadınız? ..bunları yazmaya değer bulmadınız mı? Utandınız , çekindiniz, anlatamadınız... bu zor değil aslında.Ama gerek yok ki yazarı var. O yazar bizim için nasılsa. Aşk işte bu. Aşkın tarifi....Can Dündar yazsa tersini "Aşk yoktur, sevgide yoktur ,dostluğa hiç inanmayın,paylaşmayın" derse onuda mı kabul edip benimseyeceksiniz. Size sorulduğunda "dostluk nedir?" diye, sizde "Can Dündar diyor ki, sen ağladığında,onun gözünden de yaşlar gelmeliymiş." diyemi cevap vereceksiniz..

Can Dündar okuyucusuyum bende. Ama bu Can Dündar'ı iliklerime kadar benimsemiş olmam anlamına gelmiyor. Onun yazı tarzı ve hayatı, o küçük farkedemedimiz detayları algılayış açısı dolaysıyla önemsediğim bir yazar.

Benim kısaca vurgulamak istediğim, internet ortamına girip bu alıntıları yaparlarken kendi düşüncelerini de birkaç satır da olsa yansıtabilmek olmalı.Yazmıyor yada yazamıyorsanız,şunu yapın.. Can Dündar'ı gerçekten anlıyorsanız, onun yazılarını uygulamaya geçirin hayata. Diyorsa ki "Olsun varsın! Paylaşırım." ..paylaşın.. diyorsa ki "Olsun varsın! Yinede koşulsuz Severim." sevin öyleyse..


Sevgilerle....


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

80’Lİ YILLARIM...

5 Mayıs 2012

26 Ekim 2011