80’Lİ YILLARIM...

Tekin'e..
……

Küçük bir kasabanın gerektirdiği bütün şartları bütün güzellikleriyle yaşayan, küçük bir çocuk içinse fazlasıyla materyalin olduğu, büyümek için son derece elverişli olan yerdi Murgul. İdeal yaşama ortamı. İster apartmanda, istersen yeşillikler arasında bahçeli evin ve istersen de devletin lojmanında fatura derdi olmadan yaşa. En iyi tarafı da bol bol top oynayacağın alanlar. Top seninse eğer takımını kur. Yok, senin değil ve hiç kimseyle aran iyi değil, üstelik te oynamasını da beceremiyorsan, kenarda hüngür hüngür ağlamanın hiçbir faydası yoktu. Okul öncesi günlerde ara sıra top oynamak, ara sıra da oyuncak arabalarımız için yaptığımız, yollar, binalar köprülerden oluşan küçük kum şehirler...benim şehirlerim..benim tasarımlarım…
....
Arkadaşlıklar çoğunlukla mahallede ve okul sıralarında gelişirdi. Bir mahalleden diğer mahalleye taşındığımızda önceki mahalle arkadaşlarımızı pek unutmaz, onları ziyaret ederdik. Ailelerin yakınlığı, birbirini tanıyor olması sayesinde evleri kendi evimizmiş gibi hissetmemizi sağlardı.
Herkes birbirini tanırdı. Bunun en kötü tarafı da babamın notumu öğrenip, eve öyle gelmiş olmasıydı! Babam kahvede hocamla Pişti oynarken öğrenirdi. Hocalarla komşuluk, ailece yakınlık biz öğrenciler için kâbustu.
………………..
Okuldan nefret eden bir çocuk olarak dersi sevdirecek hiçbir neden yoktu. Sadece bayrağın göndere çekilişini büyük coşkuyla söylerdim. Çünkü iki günlük tatile girdiğimiz Cuma akşamları en mutlu günlerimdi. Pazar akşamları ise felaketti. Banyo yapmak, çamaşırları sobanın üzerinde kurutmak gibi telaşa kapılırdık. Yarın Pazartesi sendromu yaşanıyordu. 5 kardeşin okuduğunu düşünürsen eğer, annemin ne zorluklar çektiğini ...Tam yatma sırasında ödevleri yapacağımız olurdu! Tam o sırada da meşhur “Dallas” başlardı siyah-beyaz televizyonumuzda... her hafta. Dizinin kahramanı J.R. Uwing ,- okunuşları itibariyle yazalım – Ceyar, karısı Süelın’ la kavgalıdır, onu aldatmıştır. Kardeşi Babi’den yumruk yemiştir, çünkü ona kazık atmıştır. Kılif’e yine hakaretlerde bulunmuştur “Sen de baban gibi salaksın, bir zavallısın!”....dizi her hafta böyle devam eder durur. Bittiği zaman da tesiri devam ederdi. Misafirler gelip Ceyar’ın ukalalıklarını, zamparalıklarını anlatmaya devam ederdi. Dallas yetmezmiş gibi Şahin Tepesi , Santa Barbara, Küçük Ev , Köle İsaura...insanlarımızın kanına girmişti.
…….
84 yazında elimize bir miktar para geçtiğinde ilk işimiz kitap almak oldu. O yaz boyunca toplam 40 tane kitabımız olmuştu. “Denizler Altında 20.000 Fersah, Araba ile Dünya Turu, Lassie, Mercan Adası, Dünyanın Merkezine Seyahat, Esrarlı Ada, Korkusuz Kaptanlar, Define Adasına Dönüş” gibi heyecanlı öyküler okumayı yeğlerdik. Kendime ait aldığım ilk kitap ise Kemallettin Tuğcu’nun “İhtiyar At” hikâyesiydi – ki diğer romanlarının verdiği sıkıcı ,içler acısı hayat hikâyelerini okumaya tahammül edemediğimden – 22 sene geçmesine rağmen aldığım ilk kitabımı okumadım. O yıllarda Türkiye Çocuk ve Milliyet Çocuk dergileri revaçtaydı. Televizyonun etkisi ile yabancı çizgi filmleri izledikçe de Milliyet Çocuk almaya başladık. Yabancı kaynaklı çizgi romanlar yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Tom Miks, Conan, Örümcek adam, Süperman...gibi kitaplar çok okunur hatta, okulda teneffüs aralarında anlatılırdı. Gır Gır okumaksa ayrı bir zevkti. Yaşıma başıma uygun olmasa da...
…………..
Her şey değişiyordu…. Ve sinemaların kapısına kilit vurulmuştu. Ama neden? Artık kimse Çarşı sinemasına ailece gidemeyecekti. Bir nedeni olmalı derken, bir kahvehanenin önünden geçtiğim sırada içerde herkesin yukarıda bulunan ekrana baktıklarını gördüm. Masmavi sigara bulutunun kapladığı bu hafif karanlık mekanda nelerin olup bittiğini anlayamamıştım. Ekranda bıyıklı , bağrı açık adam bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan da ağaçlar arasında kadına doğru yürüyordu. Müzikler bana garip gelmişti. Tam bunlar olurken birkaç el ateş edilip kadın ve adam yere düşüyorlar ,her nedense adam kadına doğru yerde sürüne sürüne ilerken şarkısını söylemeye devam ediyordu. Son kurşunu da yiyince de ölmüş kadının üzerinde ölüyor ve film bitiyordu. Birden derin sessizlik bozuluyor, herkes dışarı çıkıyordu. Çok geçmeden buranın video salonu olduğunu öğreniyordum. Kahvehanede masalar falan olur ama...sırf bu garip filmler için tasarlanış bir yerdi. İsimler ortaya çıktı. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi yeni isimler öğrendik. Meğer ünlüymüş bu adamlar! .... Televizyon satan dükkanların vitrinlerinde de bu filmler olunca, videonun evlerin içine girebileceğini öğrendim. Asıl farkına vardığımsa da, insanların insanları yok ettiği gibi videoların da sinema kültürünü yok ettiğiydi. O kendine has sinema seyircisinin yoğun olduğu yerde, Üç sinema salonunun kapanmasına seyirci kalmak kötüydü.
……..
85’ten sonra değişim rüzgarları çok hızlı biçimde kendini gösteriyordu. Özellikle de dükkânların vitrinlerinde... 86 sonuna kadar, evimize otomatik fırın , elektrikli süpürge, renkli televizyon ,müzik seti, püskürtmeli ütü gelmişti. Video erkeklerin, otomatik çamaşır makinesi de kadınların rüyalarına giren önemli eşyalardı. Aileler ziyaretlerde muhabbet olarak, düne kadar duymadıkları markaları, modelleri konuşuyor kıyaslamalar yapıyor, kıskançlıklar da başlamış oluyordu. Hadi video aldın deyip sevindin. Bol bol film izliyorsun, tekrar tekrar ve videocuya gidip başka kaset kiralıyorsun. Aile ziyaretine gidip bakmışsın ki , komşun senden 15 gün sonra video almasına rağmen sana hava atıyor! Sana diyor ki “Bak benimki VHS video. Televizyondan kasete film çekiyorum.” Tabii gururuna yediremez, eve gidip üstünü dantelli örtüyle örttüğün BETAMAX videona dokunmak istemezsin ya işte bunları yapan Japon ve Almanların malları çok kapışılıyordu. Herkes Japon hayranı olsa da yine de Alman malı iyidir derim.
……………
Her yıl Aralık ayının ikinci haftası Yerli Malı olarak kutlanılırdı. Yağlı börekler, kakaolu pastalar, peynirli sandviçleri okula getirerek, birbirimize ve hocalarımıza annelerimizin yaptığı yiyeceklerin tadına varır ağzımızda yemek varken bize zorla “Yerli malı, yerli malı herkes kullanmalı” diyerek, garip bir şekilde ,yağlı yağlı, tatlı tatlı Yerli Malı diye kutlardık. Ne ilgisi vardı, teknolojiyle bilgi toplumunun börekle çörekle!
………..
Perşembe akşamları Radyo1’de Dilek Kutusu programı vardı. Programı yaşlı bir kadın sunuyordu. O kadar yavaş ve zorlanarak konuşurdu ki ,her an ölecekmiş hissi uyandırıyordu. Bana ilk önceleri yabancı gelen ancak, hiçte rahatsız etmeyen müziklerin melodileri yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. “Keşke onu bir daha çalsa” dediğim parçalar çıktı. J.Strauss’tan Güzel Mavi Tuna ve Rodesky Marşı, Mozart’tan Türk Marşı ve Küçük Bir Gece Müziği, Albinon’ dan Adacio, Beethoven’den 5.,7. ve 9.senfonileri en çok istenilen eserlerdi. Bir – iki yıl sonra küçük müzik setimiz olunca programın tamamını kasete kaydetme imkânımız olacak ve böylece günün diğer saatlerinde dinleme şansımız olacak, en önemlisi de programı bekleme ve kaçırma derdimde ortadan kalkacaktı.
Bu sadece Klasik Müzik için geçerli değildi. Yeni yeni fark ettiğim Pop müzik vardı. Evet o meşhur 80’li yılların müzikleri. Kadın şarkıcıların öne çıktığı, kıvırcık saçlı, başlarını sağa sola sallayı sırıtarak renkli ışıklar altında şarkı söyleyen zenci şarkıcıların yoğun olduğu, elektronik aygıtların çıkardığı efektli şarkılar, Rockçuların popçu , bizim popçularında arabeskçi olduğu bir dönemdi 80’li yıllar ve itiraf etmek gerekir ki, çok ta güzeldi. “Self control”, “billy jean”, “brother louie” gibi hareketli, “Somethings gotten hold on my heart”, “I just colled to say I love you” gibi o dönemi en güzel şekilde hatırlamamızı sağlayan romantik şarkılardı. Modern Talking, özellikle en gözde gruptu. Müzikleri yapan sarışın Dieter Bohlen ve sözleri yazan siyah uzun saçlı Thomas Andersen ikilisinden oluşan grubun şarkılarını dinlemek ayrı bir zevkti. Andersen bir kadın bulmuş, uzun beraberliğin ardından kadınla evlenmeye karar vermiş, Bohlen’de “evlenirsen bu karın olacak kadın yüzünden çalışamayız, beraberliğimiz sona erer” demiş grupta dağılmıştı. Zaten grup tek kişilik olarak Türkiye’ye gelmiş ,konser vermişti. O zamanlarda Türkiye dışa açılma dönemi geçiriyordu. Özal’ın deyimiyle Çağ atlama sendromunu yaşıyorduk. Tabii bu biraz da bilinçsizce yapılıyordu. Türkiye’ye gelen konuk sanatçılar, tatil beldelerinde yapılan organizasyonu bozuk konserler için ağırlanıyorlardı. Zorla rakı içirtip ,sonra da “Tukiya çog guzel...şiş kebab harika...” dedirtmekten keyif alıyorlardı. En garip olan da kaliteli sanatçılarımız varken, bizim TERETE ciler, nerden buldukları belli olmayan kişileri sanatçı diye Cenk Koray’ın programına getirtip o dönemin yabancı şarkılarını Kürdi Hicazkar makamında söyletirlerdi.
Yılbaşı geceleri çok siyah-beyaz televizyonlar karşısında renkli geçerdi. Aileler bir araya gelir, büyükler kendi aralarında okey oynarlar, kadınlar, dedikodu yapar, biz çocuklar da kızma birader oynardık. Gece geç saatleri ailece kaldığımızda ise büyük tartışmalara neden olan görüntüler ekrana gelirdi. Dansözler! Dansözün orası burası o kadar da açık değildi. Zeki Müren, Emel Sayın, Erol Evgin ,Adile Naşit, Orhan Boran, TRT etiketli sanatçılar çıkardı. O zaman ki yayınlar yinede eğlendiriyordu. Bu kadar güzel bir aile ortamına dışarıda yağan kar eşlik ediyordu.
Eurovision Şarkı yarışmalarında ki sonunculuklarımız futboldan da beterdi. Sevgili TERETEcilerin sayesinde milli dava haline gelmiş bu anlaşılmaz yarışa dur diyen yoktu. Önce Türkiye elemeleri “Avrupalılar beğenir mi, beğenmez mi? Sorusu sorularak yapılırdı…. Puanlar çok komikti. İskandinav ülkeleri birbirlerine, Yunanlılar da Rumlara karşılıklı 12 puan vermesi geleneksel bir olaydı. İzmir’de denize döktüğümüz Yunanlıların bize puan verdiğini de ise hiç mi hiç inkar etmeyelim!
…….
Her hafta sonları Kara Şimşek günleri olurdu. Başlayacağı saatlere yakın televizyon ekranında yerlerimizi alırdık. Başladığında ise müziğini de ister istemez mırıldanırdık. Filmde kahramanımız vardı. Maykıl sevgili arkadaşı arabası Kit ile yolda sürekli laf sokarcasına muhabbet ederlerken, patronları yaşlı, iyiliksever ve babacan tavırlı iyilerin dostu Devın, Maykıl’la görüntülü olarak iletişim kurar. “Maykıl başımız belada, adamın biri bize puştluk yaptı. Daha çok zarar vermeden en yakın zamanda ensele. İyi şanslar Maykıl!” Maykıl olay yerine gider ve her gittiği yerde mutlaka hatun bulur, iş icabı yapacağını yapar, olaylar sürüp gider, kötü adamlar yakalanır adalete teslim ederdi. Buna benzer filmler çıktı. Motosiklet ve helikopterin başrol oyuncusuyla bütünleştiği kahramanlıklarla dolu taklit filmler ortaya çıkmıştı. Sonuçta resim derslerinde biz erkekler Kara Şimşek’i çizerdik kızlarsa çiçek.
………….
O günlerde Voltran diye çizgi film vardı. Pazar sabahları erken kalkmama neden oluyordu. Beş aslan robotun birleşerek Voltranı oluşturuyordu. Her nedense onca olup biterken “Voltran’ı oluşturun be, Voltran’ı” diye bağırsam da kargaşadan sonra en sonunda “Arkadaşlar ,hadi Voltran’ı oluşturalım” deyip zafer kazanılıyordu. Bunu sonda yapmaları sinirlerimi bozuyordu. “ Madem Voltran’ı oluşturacaksınız, niye sonda yaparsınız ki.”
………….
Milli maçlar daha enteresandı. Saatlerce beklerdik bu an için....hepimiz ekranların başında.... Maçtan önce söylenilen coşkulu milli marşlar, göğsünde ay-yıldızlı formaları olan çocuklarımızın gurur ifadesi....Spikerin formalite icabı söylediği “haydi milliler, haydi Türkiye! Galibiyet neden olmasın....Bir beraberlik bile iyi....yenilelim ama ezilmeyelim...İlk 30 dakikayı atlatalım ,gerisi kolay!” ...Yani 30 dakikada gol atamayan rakip salak olmalı ki “ilk 30 dakikada gol atamadık. Oynamayalım bari” mi? diyecekti. Sarışın adamlar sayısını hatırlamadığım kadar orta yuvarlak üzerinde sevinç yumağı oluşturuyor, bizde her şeye rağmen bir golümüzü görelim diye TV karşısında heyecanlanıyorduk..
…………………

Kısacası;
Gerçi şimdiki nesil Nuri Alçolarla Tecavüzcü Coşkunlarla anıyorlarsa da ben ve benim gibi o dönemi yaşayan kişiler için bambaşka dönemdir… Kimisi Çernobillerle kimisi Özal’larla hatırlar… çocukluğunu yaşamış kişiler için He-man ve Kara Şimşekle hatırlamak yeterli .
- Nordmende , Beko-Hitachi ,Toshiba markalı , tek sistem, 2 sistem, 4 sistem renkli televizyonları görüp Saba markalı renkli televizyonun eve geldiğini sabırsızlıkla renkli yayını görmeyi beklemek …
- Erdal İnönü nün TV deki “Özal sizi bir limon gibi sıkacak” diye bahsettiği seçim konuşmasını ertesi gün okulda taklidini yapmaya çalışmak..
- Adile Naşit’le uykudan önceyle ders çalışmaya başlamak!!!!
- Musti… Şirinler.. He-man… Clementine’den vazgeçmemek
- Pazar kuşağı sineması… Stars Wars , Kunta Kinte, Daktari , John Wayne’li Kovboy filmlerini televizyon önünde yıgınlar halinde izlemek…
- 84 Los Angeles Olimpiyatlarında , Jimnastikte zirvede olan Romanya’nın Milli marşını ezbere bilmek… Carl Lewis, Eyüp Can ı ve yüzme yarışlarını takip etmek.
- Şehirler arası yolculuklarda 302 otobüslere binmeye heves etmek..…
- “Süpermen uçar gider yolcusu rahat eder sessiz sakin güvenli Süpermen” reklam şarkısını ezbere bilmek…
İcraatın İçinden programında Özal’ın konuşurken elindeki kalemiyle bizi hipnoz ettiğini bilmek..
- Televizyonun yayın saati bitmesine rağmen sabaha kadar “tizzz” sesiyle beraber uyuduğunu bilmek..
- Fenerbahçe – Trabzonspor rekabeti.. Halit Kıvanç’ın sesiyle maç dinlemenin ayrı keyif oluşunu bilmek..…
- Hanımlar Sizin için… Ben Bilirim, Banko , Bir Cumartesi Gecesi eğlencesini izlemek…
Demir kumbaralarda para saklamak..…
- Zeki Müren’in kadın mı erkek mi diye düşünmeden, akşamları İstanbul radyosunda canlı söylediği şarkıları dinlemek…
- Dj Hakan Gündüz’ün kaçak yabancı kasetleri sayesinde istediğimiz kadar yabancı müzik dinleme keyfi yaşamak…
- Kasetten kasete, radyodan kasete, mikrofondan kasete aktarmalar nedeniyle kasetlerin harika icat olduğunu düşünmek…
- TRT nin Sezen Aksu yerine kendi sanatçılarını bize zorla dinlettirmesi.. Misal olarak Can Tekin. Sezen Aksu 1989 da ancak Barış Manço nun programına canlı şekilde çıkabilmiştir…
- Köle İsaura’ya aşık olmak… oynayanın adını şimdi unutmak.
- Yıldırım Akbulut a ait yaşanmış fıkralarını gazete sayfalarında okumak.. Hasan Pulur fıkralarını da hala ezberde tutmak…
- Challengerin düşüşü.. M.Ali Birand ın ortaya çıkması..
- Sinema adına berbat bir dönem olmasına rağmen.. Müjde Ar filmlerine ilgi duymak..
- Nuri Alço taklitleri yapmak ..misal olarak arkayı dönerek çaya şeker katmak..
- Reha Muhtar ın Atina dan Banker Koskadas skandalını haber vermesini dinlemek… bir gün süper star olacağını düşünememek…
- Bilgisayarın ne işe yaradığını düşünmek.

( Bursa, 30 Ekim 2002 )

Ne kadar kadar garip değil mi? Eurovisionda birinci olduk, bir takımımız UEFA şampiyonu oldu, Milli takımız Dünya 3.oldu. Bunları 80 lerde biri bana deseydi “hadi len git işine” derdim… Her şey değişiyor, her şey…
80 li yılları seviyorum…

http://erdincaltun2.deviantart.com/art/80-li-yIllar-39298978

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5 Mayıs 2012

26 Ekim 2011